"Kıskançlık, Ademoğlu'nun bir ihtimal hesabı sonucunda yakalandığı bir hastalık. Böyle yapış yapış zift gibi bir şey. Sırasıyla şöyle olur. Bir: seversin. İki: ya beni değil bir başkasını severse diye düşünürsün. Bu ihtimal midene sonra yemek boruna ordan gırtlağına doğru çıkar. Üç: o zift ağzında küfür olur. En son gözbebeğinden bir yılan gibi çıkar, en zehirlisinden. Şimdi başladığın yerden daha geridesin. Kendinden geçip sevmeyi beceremedin. Onu almayı da. Şimdi sende kalan sadece kıskanmak." Samim Akça
İkizlerse kendilerini olayın dışında tutmuşlardı. "Bize kadınları ilgilendiren bir konu gibi gelmişti,"demişti bana Pablo Vicario. Ana babanın kesin gerekçesi, alçakgönüllülüğüyle saygınlık kazanmış bir ailenin başlarına konan talih kuşunu hor görmeye hakkı olamayacağı yolundaydı. Angela Vicario, aşk yoksunluğunun sakıncasını şöyle bir dokundurmaya cesaret edebildiyse de, annesi tek bir sözle onu susturmuştu.
"Aşk da öğrenilir."
Kafasının içi berraklaşmış, başına buyruk olmuş, kendi iradesinin efendisi olup çıkmıştı, yalnızca o adam için yeniden bakireydi artık, kendi saplantısına boyun eğmekten başka bir şey düşünmüyordu.
İlk kez kendi yazgısına hükmeden Angela Vicario, işte o zaman nefretle aşkın karşılıklı tutkular olduğunu keşfetmişti. Ona ne kadar çok mektup gönderirse içindeki ateşin korları o kadar canlanıyordu ama annesine karşı duyduğu hınç da içini daha fazla ısıtıyordu.