İçinde bulunduğu toplumun değerlerinden uzaklaşmış, duygularını yitirmiş bir “yabancı”nın romanıdır bu. Öyle ki onun idama mahkum edilmesinin temel nedeni bir cinayetten çok toplum değerlerine aykırı olmasındandır. Ancak kendi idam mahkumiyetini bile o kadar ilgisizlik ve vurdumduymazlıkla karşılar ki, sadece toplum değerlerine değil kendine bile yabancı olduğunu anlarsınız.
“Savcı ruhumdan söz etmeye başladığı için dinlemeye çalıştım.
Ruhumu mercek altına aldığını ve hiçbir şey bulamadığını söylüyordu; “işte böyle sayın jüri üyeleri.” Aslında bende ruhtan da eser yokmuş insanlıktan da, hatta insan kalbini esirgeyen ahlak kurallarının birine bile sahip değilmişim. “Şüphesiz,” diye ekledi, “bu yüzden onu ayıplayamayız. O elde edemeyeceği bir şeye sahip değil diye şikayet edemeyiz. Fakat tamamen olumsuz bir erdem olan hoşgörürlük, bu mahkemede yerini daha çetin fakat daha yüksek olan adalet gibi bir erdeme bırakmamalıdır. Hele bu adamda görüldüğü cinsten boş bir kalp, içine toplumun yuvarlanıp girebileceği bir uçurum haline gelirse.” Anneme karşı takındığım tavırdan da o sırada bahsetti. Duruşma sırasında söylediklerini tekrarladı. Fakat cinayetten bahsettiğine zamankine göre çok uzun konuştu, hem de öyle uzun konuştu ki, o sabahki sıcaktan başka şey hissetmez oldum. Bu durum, savcının durduğu ve bir süre sustuktan sonra çok alçak ve ikna olmuş bir sesle “Bu mahkeme, yarın cinayetlerin en korkuncunu, bir babanın katli davasını yargılayacaktır beyler,” dediği ana kadar sürdü. Ona göre, bu korkunç cinayet karşısında insanın aklı duruyordu. İnsan adaletinin zaaf göstermeksizin onu cezalandıracağını umuyordu. Yalnız, şunu da çekinmeden söylüyordu, bu cinayet karşısında duyduğu dehşet, şu sanığın duygusuzluğu karşısında duyduğu dehşetten neredeyse daha azdı. Annesini manen