Yabancı

Albert Camus
Reklam

Yorumlar ve İncelemeler

8/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2022 57. kitabı
·
5 saatte okudu
·
Okunma: 22 Aralık 2022 17:39
Bazı anlarda yaşadığımız hayata uzaktan bakarız. Beden otomatik pilota gecer ruhumuz seyre dalar. Açıkcası herkes her an bu hayata başkasının gözünden bakar. Yaşadığımız hayata uzak oluşumuzun vurgusu niteliginde bir eser.
Hayat ve İnsan
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2015137,2bin okunma
Puan vermedi·112 syf.··
2020 71. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 23 Aralık 2020 16:18
Topluma yabancı olan fakat kendisiyle gayet tanış olan biri için yabancı demek ne kadar doğru? Romanın adıyla uymadığını düşüyorum. Sırf toplum istiyor diye kendisine yabancı olarak yaşayan kişi mi yabancıdır; yoksa kendi arzu ettiği gibi yaşayan ve idam olurken bile yaşadığından pişmanlık duymayan biri mi yabancıdır?
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2015137,2bin okunma
Puan vermedi·112 syf.··
Beğendi
·
2021 6. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2021 14:39
"Bugün annem öldü.Belki de dün öldü bilmiyorum." Diye başlayan romanda Camus, kendine ve topluma yabancılaşmış, her şeye nesnel bir biçimde yaklaşan Meursault'nun adam öldürdüğü için suçlanırken, annesinin ölümüne üzülmediği için büyük tepki almasından idamına kadar geçen süreci büyük bir ustalıkla anlatmıştır.
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2015137,2bin okunma
Yazmak için doğmuş
8/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2019 95. kitabı
·
16 saatte okudu
·
Okunma: 02 Ekim 2019 06:58
Albert Camus, çok başarılı bir yazar. Baktığınızda konu sıradan bir konu gibi, cumleler sıradan cumleler gibi fakat kitaptan kafanızı kaldıramıyorsunuz. Yetenek böyle bir şey olmalı, çok beğendim. Su gibi içilesi bir kitap.
Edebiyat
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2015137,2bin okunma
Bu incelemeyi yazsam da yazmasam da bir.
9/10
·112 syf.··
2019 38. kitabı
·
30 saatte okudu
·
Okunma: 21 Eylül 2019 15:35
*Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum.” *** “Kendisiyle dost olmak isteyip istemediğimi tekrardan sordu. "Bence bir," diye karşılık verdim.” *** "Beni seviyor musun?" diye sordu. "Bu anlamsız bir şey, ama sanırım sevmiyorum." *** "Bence bir, ama istersen evleniriz." *** “...hava da öylesine sıcaktı ki, gökkubbeden düşen kör edici ışık yağmuru altında put gibi durmak da güçtü. Buracıkta kalmak ya da gitmek, bence birdi.” *** “O anda içimden, insan ateş eder de edemez de, bence ikisi de bir diye geçirdim.” Hayatınızda bu sözleri kendisinden duyabileceğiniz kaç kişi gördünüz? Ben hiç görmedim. Hepimiz hayata deli gibi bağlanmış şekilde yaşamıyor muyuz? Her şeyi kafamıza takmakta üstümüze yok. Peki hayat bu kadar düşünmeye değecek kadar önemli mi? Biraz düşününce vardığımız nokta hepimizin günün birinde öleceyi değil mi? *** “Değil mi insan ölecekti, öyleyse bunun ne zaman ve nasıl olacağı pek önemli değildi.” Varoluşçuluk düşüncesine göre bireyin başlangıç noktası “varoluşsal tutum” olarak adlandırılan tutumla, yani görünürde anlamsız ve ya absürt bir dünya karşısında bir kopma ve keşmekeşlik duygusu ile nitelenir. Pek çok varoluşçu geleneksel ya da akademik felsefeyi biçim ve biçimsel yönden gerçek insan deneyiminden fazlasıyla soyut ve uzak olarak görmüştür. Albert Camus, " Hayat yaşamaya değmez. " diyor. Ona göre hayat, toplum ve her şey saçma. Bu idelojisini Meursault yoluyla aktarmış. Şöyle ki, evlenip evlenmemesi, dost olup olmaması bir olan; bir insanı neden öldürdün diye sorulduğunda, "Buna güneş neden oldu," diyebilecek kadar rahat olan; hatta annesinin yasında neden ağlamadığı sorulduğunda "Anacığımı topraklara verdiğim gün çok yorgundum, gözlerimden uyku akıyordu. Öyle ki, olup bitenlerin pek farkına varamadım," cevabını verecek kadar duygusuz ve
Edebiyat
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2015137,2bin okunma
8/10
·112 syf.··
2020 24. kitabı
Roman Albert Camus’un en bilinen eseri. Toplumu oluşturan tüm düşüncelere kayıtsızlıkla bakan Meursault, etrafında cereyan eden tüm olaylara, tüm insanlara, tüm düşüncelere karşı ne kabullenen ne de isyan eden bir tavır takınmaktadır. İşlediği cinayet sebebiyle yargılanarak idama mahkum edilir. Yargılama sürecinde cinayetten çok Meursault’un cinayetten önceki süreçteki annesinin ölümüne ve hayatında cereyan eden diğer tüm olaylara karşı umursamaz tavrının yargılaması yapılır. Bir solukta okuyacağınız ve Mersault üzerinden yaşamın amacı üzerine düşüneceğiniz güzel bir kitap. İyi okumalar...
Felsefe
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2015137,2bin okunma
10/10
·225 syf.·
2019 1. kitabı
İç dünyada olabilecek bütün buhranlar bu kitapta mevcut ve bazı cümlelerin derinliklerinde insan kayboluyor. Kesinlikle okunmalı dediğim kitaplardan.
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2015137,2bin okunma
8/10
·112 syf.··
2020 25. kitabı
İçinde bulunduğu toplumun değerlerinden uzaklaşmış, duygularını yitirmiş bir “yabancı”nın romanıdır bu. Öyle ki onun idama mahkum edilmesinin temel nedeni bir cinayetten çok toplum değerlerine aykırı olmasındandır. Ancak kendi idam mahkumiyetini bile o kadar ilgisizlik ve vurdumduymazlıkla karşılar ki, sadece toplum değerlerine değil kendine bile yabancı olduğunu anlarsınız. “Savcı ruhumdan söz etmeye başladığı için dinlemeye çalıştım. Ruhumu mercek altına aldığını ve hiçbir şey bulamadığını söylüyordu; “işte böyle sayın jüri üyeleri.” Aslında bende ruhtan da eser yokmuş insanlıktan da, hatta insan kalbini esirgeyen ahlak kurallarının birine bile sahip değilmişim. “Şüphesiz,” diye ekledi, “bu yüzden onu ayıplayamayız. O elde edemeyeceği bir şeye sahip değil diye şikayet edemeyiz. Fakat tamamen olumsuz bir erdem olan hoşgörürlük, bu mahkemede yerini daha çetin fakat daha yüksek olan adalet gibi bir erdeme bırakmamalıdır. Hele bu adamda görüldüğü cinsten boş bir kalp, içine toplumun yuvarlanıp girebileceği bir uçurum haline gelirse.” Anneme karşı takındığım tavırdan da o sırada bahsetti. Duruşma sırasında söylediklerini tekrarladı. Fakat cinayetten bahsettiğine zamankine göre çok uzun konuştu, hem de öyle uzun konuştu ki, o sabahki sıcaktan başka şey hissetmez oldum. Bu durum, savcının durduğu ve bir süre sustuktan sonra çok alçak ve ikna olmuş bir sesle “Bu mahkeme, yarın cinayetlerin en korkuncunu, bir babanın katli davasını yargılayacaktır beyler,” dediği ana kadar sürdü. Ona göre, bu korkunç cinayet karşısında insanın aklı duruyordu. İnsan adaletinin zaaf göstermeksizin onu cezalandıracağını umuyordu. Yalnız, şunu da çekinmeden söylüyordu, bu cinayet karşısında duyduğu dehşet, şu sanığın duygusuzluğu karşısında duyduğu dehşetten neredeyse daha azdı. Annesini manen
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2015137,2bin okunma
Muhteşem Albert Camus romanı
6/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2025 50. kitabı
“fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir. aslında otuz ya da yetmiş yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değilim; çünkü her iki durumda da gayet doğal olarak başka erkeklerle başka kadınlar yine yaşayacaklar ve bu , binlerce yıl devam edecektir. sözün kısası bundan daha açık bir şey yoktu. şimdi ya da yirmi yıl sonra olsun, ölecek olan hep bendim…” “herkes bilir ki, hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir” "işte böyle sayın jüri üyeleri. aslında,bende ruhtan da eser yokmuş insanlıktan da, hatta insan kalbini esirgeyen ahlak kurallarının birine bile sahip değilmişim." "ölüm cezasının çok önemli bir şey olduğunu,hatta bir bakıma onun, bir insanın ilgisini çekecek tek şey olduğunu nasıl olmuştu da anlamamıştım? mümkün olup da bu hapishaneden çıkabilseydim,bütün idamları seyretmeye giderdim"
Alıntı
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2015137,2bin okunma
9/10
·117 syf.··
Beğendi
·
2017 15. kitabı
Toplumdan farklı bir ana karakter, kolay anlaşılabilir bir olay örgüsü ve çok güzel detaylarıyla belki de toplum bu kadar iyi anlatılamazdı. Bir Arap'ı öldüren ve yargılanma sürecinde kendi toplumdan farklı yanlarına (Cinayetle alakası olmayan) ceza gören bir ana kahramanın iç düşüncelerini göreceksiniz. Albert Camus'un ilk okuduğum kitabı olan Yabancı'yı "toplumda anlaşılmamak" kavramını anlamak isteyen herkese öneririm.
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2015137,2bin okunma

Yazar Hakkında

Albert CamusYazar · 44 kitap
Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır; fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir "varoluşçu" ya da "absürdist" olarak tanımlamaz. 1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur.Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir. Hayatı Çocukluğu ve gençliği 20. yüzyılın en güçlü Cezayirli yazarlarından biri olan Albert Camus, 1913'te Cezayir'in Mondovi kasabasında doğdu. Yoksul bir aileden gelen Camus'nün babası bir Alsaslı, annesi ise İspanyol'du. I. Dünya Savaşı sırasında, 1914'te babasını kaybetti. Annesi evlerde hizmetçilik yaparak oğlunu okutmaya çalıştı. Ancak Camus, daha bağımsız bir hayat sürebilmek için evinden ayrıldı. 1923'te liseye, ardından da Cezayir Üniversitesi'ne kabul edildi. Üniversite eğitimi sırasında sağlığı bozuldu ve 1930'da vereme yakalandı. Hastalığı yüzünden üniversite takımının kaleciliğini bırakmak zorunda kaldı. Bundan sonra çeşitli işlerde çalışmaya başlayan Camus, felsefe eğitimini ancak 1936'da tamamlayabildi. 1934'te Fransız Komünist Partisi'ne katıldı. Bu hareketinin kaynağı, Marksist-Leninist öğretisine (doktrinine) desteğinden ziyade, İspanya'da daha sonra iç savaşla sonuçlanacak politik duruma duyduğu kaygıydı. Ancak üç yıl sonra, Troçkist suçlamasıyla partiden atıldı. Camus 1934'te Simone Hie'yle evlendi. Simone bir morfin bağımlısıydı ve Camus'yle evlilikleri, Simone'nun sadakatsizliğine bağlı olarak son buldu. 1935'te "İşçinin Tiyatrosu"nu (Théâtre du Travail) kurdu fakat bu tiyatro 1939'da kapandı. Aynı yıl, verem hastası olduğundan Fransa ordusuna kabul edilmedi. 1940'ta piyanist ve matematikçi Francine Faure ile evlendi ve 5 Eylül 1945'te Catherine ve Jean adlarında ikiz çocukları oldu. Aynı yıl Paris-Soir dergisi için çalışmaya başladı. Daha henüz "Sahte Savaş" olarak adlandırılan II. Dünya Savaşı'nın ilk zamanlarında bir pasifist olarak kaldı. Ancak bu tutumu Paris'in Alman ordusu tarafından işgali ve 1941'de, komünist gazeteci Gabriel Péri'nin gözleri önünde idam edilmesiyle değişti ve onun da başkaldırmasına neden oldu. Paris-Soir ekibiyle Bordeaux'ya gitti ve aynı yıl ilk kitapları olan "Yabancı" ve "Sisifos Söylencesi"ni tamamladı. Camus, Bordeaux'yu 1942'de terkedip Cezayir'in Oran şehrine gitti ve ardından Paris'e döndü. Edebiyat kariyeri Camus II. Dünya Savaşı sırasında Naziler'e karşı oluşmuş Fransız Direnişi'ne katıldı ve bu direnişin bir parçası olarak "Combat" adında bir gazete yayımlamaya başladı. 1943'te gazetenin editörü oldu; fakat 1947'de "Combat" ticari bir gazete olunca buradan ayrıldı. Jean-Paul Sartre ile tanışması burada gerçekleşmiştir. Savaştan sonra, Sartre ve Beauvoir gibi kişilerin buluştuğu Boulevard Saint-Germain'deki Café de Flore'u ziyaret etmeye başladı. Bu yıllarda, aynı zamanda Amerika'yı turlayarak Fransız varoluşçuluğu hakkında dersler verdi. Politik olarak sol görüşlere yatkın olmasına rağmen komünizme karşı çıkması, ona komünist partilerde arkadaş kazandırmadığı gibi Sartre'dan da uzaklaştırdı. Camus, 1949'da vereminin tekrarlaması yüzünden iki yıl inzivaya çekildi ve "Başkaldıran İnsan"ı yayımladı. Bu kitap, Fransa'daki birçok sol görüşe sahip arkadaşı ve özellikle de Sartre tarafından hoş karşılanmadı ve Sartre'la bütünüyle yollarını ayırdı. Kitabının tatsız yorumlarla karşılanması Camus'yü kitap yazmaktan tiyatro oyunları çevirmeye itti. Camus, 1950'lerde kendini insan haklarına adadı. 1952'de Birleşmiş Milletler, Francisco Franco diktatörlüğündeki İspanya'yı üye olarak kabul edince UNESCO'daki çalışmalarını durdurdu ve kurumdan ayrıldı. Ayaklanmalarda insandışı bir sertlik kullanan Sovyet metodlarını eleştirdi. Pasifistliğini koruyan Camus, İdam cezasına karşı savaşını sürdürdü. Cezayir Bağımsızlık Savaşı 1954'te başladığında, Camus kendini ahlakî bir ikilem içinde buldu. Bunun nedeni, Cezayir doğumlu Fransızları tasvir ederken kullandığı sıfat olan "siyah ayak"tı. Ancak, sonunda, savaşta Fransa hükümetini savunuyordu. Kuzey Afrika'da başlayan isyanın, aslında Mısır önderliğindeki yeni-Arap emperyalizminin ve batıya saldıran Sovyetler Birliği'nin işleri olduğunu düşünüyordu. Cezayir'in özerk, hatta bir federasyon olmasını savunuyor; fakat bütünüyle bağımsızlığını desteklemiyordu. Öte yandan, Araplar'la "siyah ayak"ların beraber yaşayabileceğini düşünüyordu. Bu kriz sırasında ölüm cezasına çarptırılan Cezayirlilerin kurtulması için gizlice çalıştı. Camus, 1955 ve 1956 yıllarında Fransız "L'Express" dergisinde yazdı. Bunların ardından 1957 yılında Camus Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Nobel ödülünü aldıktan sonra büsbütün genişleyen ünü, onu XX. yüzyıl dünya edebiyatının başköşesine yerleştirdi. Genel yaklaşım bu ödülün bir önceki yıl yayımlanan "Düşüş" için değil, idam cezasına karşı yazdığı "Réflexions Sur la Guillotine" makalesi için verildiğidir. Stockholm Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşma esnasında Cezayir konusundaki hareketsizliğini savundu. Fakat daha sonra Cezayir'de yaşayan annesinin başına ne geleceği konusunda meraklandığını bildirdi. Çelişkili sayılan bu durum Fransız sol entelektüelleri tarafından tepkiyle karşılandı. Ölümü  Camus, 4 Ocak 1960'ta, Sens yakınlarındaki küçük Villeblevin kasabasında "Le Grand Fossard" isimli bir yerde geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Daha sonra mantosunun cebinde bir tren bileti bulunmuştur. Büyük bir olasılıkla, Camus gideceği yere trenle gitmeyi planlamıştı; fakat arkadaşıyla birlikte arabayla dönmeyi tercih etti. İronik biçimde, Camus daha önce en absürt ölüm şeklinin ne olduğu sorulduğunda, araba kazasında ölmeyi bunlardan biri olarak nitelendirmişti. Kazanın gerçekleştiği Facel Vega marka otomobilin sürücüsü ve yayımcı dostu da Camus'yle birlikte hayatını kaybetti. Camus Lourmarin Mezarlığı, Lourmarin, Vaucluse, Provence-Alpes-Côte d'Azur'de gömülmüştür.  Camus'nün ölümünden sonra telif hakları Camus'nün çocukları olan, Catherine ve Jean Camus'ye devredildi. Ölümünden sonra 1970'te "Mutlu Ölüm", 1995'te de öldüğünde hala bitmemiş olan "İlk Adam" yayımlandı. Camus'ye göre "saçma" Camus'nün felsefeye en büyük katkısı, insanların ne berraklık ne de anlam sunan dünyada bunları aramalarının sonucu olarak oluşan "absürt" fikridir. Filozof bu felsefesini "Sisifos Söylencesi"nde açıklayıp "Yabancı" ve "Veba" gibi romanlarında da işlemiştir. Genelde varoluşçulukla birlikte ele alınan "Absürdizm" (Saçma, uyumsuzluk felsefesi) ile birçok yazar ilgilenmiş ve bu felsefi düşünce akımını kendine göre yorumlamıştır, Camus "saçma"`nın kurucusu değildir fakat bu düşünce akımında önemli bir yer tutar. Camus, makalelerinde okuyanı dualizmle tanıştırır. Mutluluk ve keder, yaşam ve ölüm, karanlık ve aydınlık.. Hayatın çeşitli biçimlerde geçtiğini ve insanın ölümlü olduğu gerçeği de budur. Sisifos Söyleni`de bu dualizm bir çelişki halini alır: Bir yanda yaşayarak hayatlarımıza değer vermekte öte yandan eninde sonunda yok olacağımız gerçeğini de bilmekteyiz. Bu çelişkiyle yaşamak "Absürt"`ün ta kendisidir. Eğer hayatımızın anlamsız ve boşuna olduğunu biliyorsak, kendimizi öldürmeli miyiz? Bu trajedik kısır döngü nasıl aşılabilir? Camus saçma kavramını burada kurar: yaşamın beyhudeliğinin bilincinde olan insan. Fakat Camus intihardan yana değildir, yaşamın anlamsızlığının yok edilemeyeceğinin bilincindedir fakat bununla savaşmaktan kaçınmaz. Varoluşçuluk ve absürdizm hakkındaki görüşleri Bazı eleştirmenler Camus`yü kategorize etmeye çalışarak onun bir varoluşçu ya da absürdist olduğunu söyler. Eleştirmenlerin mi ya da Camus`nün kendi ifadesinin mi doğru olup olmadığı tartışılmakla birlikte, Camus etiketlenmeyi sevmediğini belirterek varoluşçu olduğu tanımına karşı çıkar: "Hayır, ben bir varoluşçu değilim. Sartre ile isimlerimizin yan yana anılmasına hep şaştık. Sartre ve ben kitaplarımızı birbirimizle gerçekten tanışmadan önce yayımladık. Birbirimizi tanıdığımızda ise ne kadar farklı olduğumuzu anladık. Sartre bir varoluşçudur, benim yayımladığım tek fikir kitabı Sisifos Söylencesi`dir ve sözde varoluşçu filozoflara karşı doğrultulmuştur.Camus felsefesini en iyi anlatan sözlerinden biri de; 'hayat hiç bir şey değildir, itina ile yaşayınız.'dir. Hayatın bir anlam aramaya çalışmayacak kadar kısa olduğunu, nihayetinde bir anlamı olmadığı, anlamı olsa bile olmasının hiç bir şey değiştirmeyeceğidir. Bu yüzden insanın yapabileceği en iyi şey hayatını yaşamak olacaktır. Camus hayatın anlamsız olduğunu söylemiştir, fakat anlamsız bir şeyi anlamlı yaşamanın da bir sakıncası yoktur. Bu yüzden Camus'un felsefesi pesimizm veya aşırı bir melankoli değildir. Bir absürdist olup olmadığı hakkında da şunları söyler: "Absürt kelimesinin kötü bir geçmişi var ve bunun beni rahatsız ettiğini itiraf ediyorum. Absürt`ü Sisifos Söylencesi`de ele alırken, bir metod arıyordum doktrin değil. Sistemli bir şüphe pratiği yapıyordum. Daha sonra bir şeyler inşa edebileceği düşüncesiyle "tabula rasa" yöntemini kullanmaya çalışıyordum. Eğer hiçbir şeyin bir anlamı olmadığı varsayarsak, dünyanın absürt olduğu sonucuna ulaşmalıyız. Fakat gerçekten hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok muydu? Bu noktada kalabileceğimize hiçbir zaman inanmadım." Camus ve futbol Camus`yle birlikte anılan ve sık sık gönderme yapılan konulardan biri de kaleciliğidir. Bir süre Cezayir Üniversitesi genç takım kaleciliği yapmıştır ve maç raporlarına göre tutkuyla oynayan cesur bir kalecidir. Bir seferinde arkadaşı Charles Poncet "tiyatroyu mu yoksa futbolu mu" tercih edeceğini sorduğunda, "Tereddütsüz futbol" cevabını vermiştir. Tüberküloza yakalanınca futbolu bırakmak zorunda kalmıştır. 1950'li yıllarda bir spor dergisine futbol hakkında bir yazı yazması rica edilince şöyle demiştir:  « Ahlak ve insanın yükümlülükleri hakkında güvenebileceğim ne biliyorsam onu futbola borçluyum.»   Camus, dini ve politik insanların aklımızı karışık ahlaki sistemlerle karıştırmaya çalıştığını böylece aslında basit olan şeylerin olduğundan daha komplike göründüğünü söyler. İnsanlar, politikacılar ve filozofların alanı yerine futbolun basit ahlakına bakmakla daha iyi edebilir.