Adı:
Yabancı
Baskı tarihi:
Ocak 2015
Sayfa sayısı:
112
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750715709
Orijinal adı:
L' Etranger
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
1942’de yayımlanan Yabancı, romancı, tiyatro yazarı ve düşünür olarak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yalnız Fransa’da değil tüm dünyada kuşağının sözcüsü ve yol göstericisi olarak kabul edilen Albert Camus’nün, ilk ve en çok ses getiren yapıtıdır. Romanda, işlediği bir suçtan çok, gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için dışlanan bir “yabancı” aracılığıyla, XX. yüzyıl insanının içine düştüğü yabancılaşma anlatılır. Bir türlü ele geçirilemeyen “anlam”ın sürekli aranışını, bilincin toplumdan ve dış dünyadan kopuşunu, topluma yabancı duran kahramanın çevresiyle ve toplumla arasındaki çatışmayı anlatan roman, büyüleyici gücünü arka plandaki derin ve suskun acıdan alır. Camus, genç kahramanı Meursault’nun dış dünyayla arasına koyduğu mesafeyi, kendine ve topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil her şeye nesnel bir biçimde yaklaşmasını büyük bir ustalıkla dile getirir.
111 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
Yabancı, Albert Camus’la tanışma şerefine vesile olması nedeniyle değerli bir kitap oldu benim için.

Sizi hikâyenin içine alıp, kitapta geçen duyguları olanca gerçekliğiyle üzerinizde canlandırıyor. Öyle ki; hapishaneye girdim ve orada yazarla beraber kaldık epeyce. Başından geçenleri hissettik. Adeta beraber yaşadık tüm hikâyeyi.

Kesinlikle etkileyiciydi. Zaman zaman kitabın içine girebilsem ve olaylara ben müdahale etsem, zaman zaman da ‘Ne vurdumduymaz bir tavırdır bu!’ dedim. Bir yandan ‘sinir’ oldum Mersault adındaki başkahramana, diğer yandan ‘acıdım’.

Mersault’un annesinin ölümüyle başlıyor hikâye. Gerçekten toplum için çok aykırı bir karakter. Özellikle yazıldığı zamanı düşünüyorum da (Albert Camus 1913'de Cezayir'de doğmuş, 4 Ocak 1960'da Fransa’da vefat etmiştir) epey farklı duruyor.

Şu düşünce de aklıma gelmedi değil. Acaba yazar, kendi aykırılığının ne kadarını yansıtmış bu esere. Mersault kendisi midir? Toplumun baskıcılığını ve değer yargılarına uymayanlara kestiği cezayı eleştirmek için mi yazmıştır? Hepimiz biliyoruz ki toplum kendisine benzemeyeni (suç teşkil eden eylemleri işleyenleri kastetmiyorum tabii ki) ilk fırsatta yok etmek için fırsat kollamaktadır.

Çok beğendim. İyi ki okumuşum dediğim, bana farklı (her ne kadar da öyle bir yerde yaşamayı kesinlikle istemesem de) bir dünyanın kapısını açmış ve kendine has üslubuyla kendi evreninde hoş bir rehberlik etmiştir. Yer yer insanın içini acıttığını da ekleyerek bitireyim.

Keyifli okumalar dilerim.
111 syf.
Camus ve Sartre’ın isimleri çoğunlukla birlikte anılır. İkisi de Edebiyat dalında Nobel kazanmıştır. Sartre daha yaşlı olmasına rağmen, Camus daha erken erişmiştir bu ödüle. Edebiyat denilince Camus’yu kıyas götürmeyecek şekilde farklı bir yere koyarım ben. Benim nazarımda Camus, birkaç gömlek üstündür Sartre’dan.

“Yabancı” bizim ülkemizde de çok okunan eserlerden biridir. Ve genel çerçevede, bizdeki edebiyat çevrelerince idam karşıtı en sert romanların başında kabul edilir. Zira romanda polisin ve adli mekanizmanın berbatlığı, her an hata yapmaya müsait yapısı çok güzel verilmiş. Bu bile idam karşıtı olmak için yeterli olabilir.

"===== Spoiler ======="

Romanın özeti; anti-sosyal, Meursault adında bir Fransız basit bir olay sonunda bir Cezayirli Arap’ı öldürür. Yargılamanın sonucunda İdama mahkum edilir.

Bu yargılama sürecinde, Meursault’nun anti sosyalliği, annesinin ölümüne ve hayatında cereyan eden tüm olaylara karşı umursamaz, bir absürtlük sınırına varacak denli kayıtsız-tepkisiz olması çok güzel verilmiş. Hatta savcı, Meursault’yu Arap’ı öldürdüğünden çok, bu kayıtsızlığından dolayı suçlar. Mahkeme adeta bu sorumsuzluğun-tepkisizliğin yargılanmasıdır.

Bu romanı ilk okumamı 1984-85 yıllarında yapmıştım. Bu son okumamda en çok dikkatimi çeken nokta, romanın her aşamasında ölen kişinin sıradan bir Arap olarak küçümseniyor olması, herkese adıyla seslenilirken maktulün adının olmayıp sadece -Arap- olmasıydı. O zamanlar dikkatimi çekmemiş ya da bu ince ayrıntıyı görecek bilince sahip değilmişim. Bu durum okurda, katilin idamına karşı bir direnç, ortada maddi bir hata var, hissi uyandırıyor. En azından bende böyle oldu.

İkinci kez okumama sebep olan şey, bir yerde okuduğum bir yorumda, bir Arap okurun “Camus, sömürge Cezayir’inde bir Arap’ın, hele de bir Fransız’ı bıçaklamış olanının, öldürülmesi suç sayılmadığı halde, böyle hayali bir mahkeme kurup, sömürgeci Fransa’yı, olmayan özellikler uydurup, temize çıkarmakla” suçlaması, devamında “Camus’nun Cezayirli olmasını saçma bulup doğduğu, büyüdüğü toprakların dilleri olan Arapça ya da Berberice konuşamayan Cezayirli mi olur, o kolonyalist, ortalama bir Fransız’dan başka bir şey değildi ve Cezayir bağımsızlık hareketine mesafeli bir Parislidir,” yazmış olmasıydı.

İşin siyasal yanını bir kenara koyuyorum.

Hiç kuşku yok ki, bu eser farklı okuma biçimleriyle yorumlanabilecek kült bir eserdir. Varoluşcu okumalarla yapılan değerlendirmelerde “yabancı” Meursault’dur. Bizim edebiyat çevrelerimizde de, Z.Demirkubuz’un bu eserden hareketle yaptığı “Yazgı” filminde de “yabancı” olarak Musa’ya vurgu yapılır.

Bir zamanlar böyle düşünmüş olsam da bu ikinci okumamdan sonra konuya farklı bakıyorum. Bu romanın “yabancı”sı bir ismi olmayan Arap’tır. Meursault’un ateş ettiği bu isimsiz Arap'ta vücut bulan şey, kahramanın içindeki saplantılı anne arzusudur. Öldürmek istediği işte bu saplantılı anne arzusudur. Burada gösterdiği aşırı tepki, tüm roman boyunca hissettiğimiz tepkisizlikle çelişir. Her şeyi saçma bulur. Sorumsuz ve tepkisizdir Meursault. Eğer Arap kurbanına bir kez ateş etseydi, romanın içimizde bıraktığı duygu değişmezdi. Ama üst üste ve nefretle ateş eder. Annesine duyduğu saplantılı arzuyu vücut bulduğunu düşündüğü Arap'la beraber öldürür ve eski kayıtsız, nihilist haline döner. Ölen insan için, tüm dile getirildiği mahkeme boyunca, bir kez bile üzülmemiş olması onun nihilizme geri dönüşüdür. Hem mahkemede hem çevresinde bu şekilde yargılanması ancak böyle bir değerlendirmeyle anlam kazanır.
  • 1984
    8.9/10 (10.048 Oy)10.830 beğeni30.957 okunma7.830 alıntı144.446 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (13.393 Oy)13.493 beğeni49.934 okunma2.216 alıntı204.198 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (12.588 Oy)13.466 beğeni42.144 okunma2.083 alıntı160.962 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (15.426 Oy)15.577 beğeni49.399 okunma4.532 alıntı197.194 gösterim
  • İçimizdeki Şeytan
    8.6/10 (7.585 Oy)8.533 beğeni27.015 okunma9.947 alıntı158.694 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (9.510 Oy)9.717 beğeni34.990 okunma2.097 alıntı170.765 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (8.787 Oy)9.553 beğeni33.112 okunma4.201 alıntı119.708 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.2/10 (10.008 Oy)12.286 beğeni34.788 okunma12.338 alıntı227.120 gösterim
  • Simyacı
    8.6/10 (12.703 Oy)14.042 beğeni45.405 okunma6.599 alıntı180.016 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (12.446 Oy)14.525 beğeni44.383 okunma5.038 alıntı239.723 gösterim
119 syf.
·2 günde·9/10
Her ne kadar tavsiye üzerine kitap okumaktan hoşlanmayan bir okur olsam da bazen kitapla ilgili görüşlerine değer verdiğim birinin güzel bir yorumunu gördüğümde veya kitapta geçen ve beni düşünmeye sevk eden bir cümle gördüğümde o kitaba karşı kayıtsız kalamıyorum. Albert Camus'nun Yabancı isimli bu kitabını da Mustafa A.'ın şu #26344396 incelemesi sayesinde okuma kararı aldım. Öncelikle kendisine teşekkür ederek incelemeye başlamam gerekir...

Kitaba dair beni okumaya sevk eden ikinci özellik ise, kitapta geçen "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesi oldu. Çok etkileyici bir cümle gibi geldi ilk gördüğümde. Böyle bir cümlenin geçtiği bir kitabın son derece güzel olduğuna kanaat getirdim. Sonra öğrendim ki, "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesi kitabın ilk cümlesiymiş. Bildiğiniz üzere, bir kitabın ilk cümlesi son derece önemlidir. Kitapla ilgili önemli bir "tavsiye mektubu"dur.

"Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesini okuduğumda, bu cümleyi kuran kişinin annesinin ölümü karşısında son derece üzülmüş ve yeis içerisinde böyle bir cümle kurduğunu düşündüm. "Ulan adama bak, annesinin ölümü sebebiyle hangi günde olduğunu bile unutmuş. Bu nasıl bir acıdır?" diye düşündüm. Oysaki kitabımızın ana kahramanı Meursault hiç de bu düşünceye sahip bir kişi değilmiş. Meusault, herkese, en çok da kendisine yabancı bir karakter. "İnsanların hayatları farklı değildir ki, herkes aynı yaşar," diyebilecek kadar rasyonel, cinayetten sorgulanırken bile karşısındakileri irdeleyen onların her şeyi bu kadar önemliymiş gibi yaşamalarına şaşıran bir yabancı... Meursault aynı zamanda topluma ve toplumu oluşturan insana dair ve yine toplumca oluşturulmuş değer yargılarına karşı uyumsuz biri. Sabahattin Ali'nin tabiriyle, kendi kafasının içinde yaşayanlardan. Biraz Raif Efendi, biraz aylak adam Bay C., biraz da Raskolnikov...

Kitabın belirli bir konusu olduğunu söyleyemeyeceğim sizlere. Özellikle şu konuyu işliyor diye bir tahlil yapmam mümkün değil. Yazarın da öyle bir niyeti olmamış zaten... Fakat kendisine bile yabancı olan bir adamın hayat karşısında ne kadar uzaktan bir bakış açısına sahip olabileceğini ne kadar yabancılaşabileceğini göreceksiniz kitabı okuduğunuzda. Öyle ki, annesinin ölümünde bile ağlamayan bir adam var karşınızda... Öyle ki, mahkeme salonunda bile son sözü sorulduğunda son bir sözünün olmadığını söyleyecek kadar kararlı bir adam... Öyle ki, ölüm cezası verildiğinde bile tanrı inancına sahip olmadığını ve asla affedilmeyi istemeyeceğini defalarca söyleyen bir adam... Bu yönüyle herhangi metafizik bir inanç olmadan da erdemli olunabileceğini göstermekte. Son derece önemli buluyorum bu duruşunu...

Kitapta hoşuma giden kısımlardan birisi de Meursault'un kadın-erkek ilişkilerine ve evliliğe dair olan bakış açısıydı. 43'üncü sayfada geçen şu cümle kahramanımızın bakış açısını önümüze sunuyor. Çok ilginç bir bakış açısı olduğu için paylaşma gereği hissediyorum: ''Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. Benim için fark etmediğini, eğer o istiyorsa evlenebileceğimizi söyledim. O zaman da onu sevip sevmediğimi sordu. Ben de yine daha önceki gibi cevapladım, bunun bir anlamı olmadığını, ama elbette onu sevmediğimi söyledim. ''Öyleyse neden benimle evleneceksin?'' dedi. Ben de ona bunun bir önemi olmadığını ama o arzu ediyorsa evlenebileceğimizi söyledim. Zaten bunu isteyen oydu, bana düşen de evet demekti. O da evliliğin ciddi bir iş olduğunu belirtti. Ben, ''Yoo,'' diye cevap verdim. Bir an sustu, ses çıkarmadan yüzüme baktı. Sonra konuştu. ''Aynı biçimde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı öneride bulunsa kabul eder miydin, onu öğrenmek istiyorum'' dedi. ''Elbette ederdim'' dedim. O zaman, ''Ben seni seviyor muyum acaba?'' diye sordu. Ben de ''Bu konuda hiç düşünmedim'' diye karşılık verdim. Yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni kesinlikle bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı nedenlerden ötürü benden nefret de edebileceğini mırıldandı. Bunlara ekleyeceğim bir sözüm olmadığı için susuyordum. Gülümseyerek kolumu tuttu, "Seninle evlenmek istiyorum," dedi. Ben de, "Ne zaman istersen evleniriz, dedim.?"

Son derece ilginç bir karakter gördüğünüz üzere Meursault. Ancak gönülleri fethedecek bir duruşa da sahip. Mesela hakkında verilen ölüm cezası karşısında bile sükunetini koruyup hakimin, savcının, avukatın ve jandarmanın hal ve hareketlerini irdeleyebiliyor. Sayfa 97'de yer alan cümlesi aynen şu şekilde: "Fransız halkı adına genel bir meydanda kafamın kesileceğini söyledi. İşte o zaman, bütün yüzlerde okumakta olduğum hissin niteliğini anlar gibi oldum. Saygı hissiydi bu galiba. Jandarmalar bana çok yumuşak davranıyorlardı. Avukat elini bileğime koydu."

Kitapta çok fazla altını çizdiğim yer oldu. Camus gerçekten de değerli bir yazar ve daha çok okunmayı hak ediyor. Baş kahramanımız Meursault'a mahkeme tarafından verilen ölüm cezasından sonra Camus'nun bu cezayı eleştirdiği kısımlar da oldukça etkileyiciydi.

Gerçekten de suçlu bir kişiye suçu her ne olursa olsun ölüm cezası vermek ne kadar doğrudur? Tarihin her döneminde tartışılmış bir soru bu. Cevabı hemen verilecek basitlikte bir cevap değil. Son derece gelişmiş ve demokratik olduğunu düşündüğümüz birçok toplumda ölüm cezası hala yasal. Örnek olarak bu topluma ABD'yi gösterebiliriz. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde ölüm cezası kesin olarak kaldırılmış ve yaşam hakkı her şeyin üzerinde bir hak olarak tanınmışsa da ölüm cezasını savunan birçok kişiyi hala çevremizde görmek mümkün. Unutulmamalıdır ki, bir kişiye ölüm cezası vermek o kişinin düzelmesi ve topluma karışması için elinden tüm imkanları almak anlamına gelecektir. İnfaz Hukuku'nun temel prensibi mahkum olan kişilerin yeniden topluma kazandırılmasına olanak sağlamaktır. Albert Camus da ölüm cezasına alternatif çözümler bulmaya çalışmış ve bu kitabında ölüm cezasına eleştiri getirmiştir.

Netice itibarıyla, oldukça beğendiğim bir kitap oldu. Yazarın dili de sade ve anlaşılır bir dil olduğundan kararlı olunursa bir günde bitirilebilecek bir eser. Elbette hepinize tavsiye ediyorum.
111 syf.
·Beğendi·9/10
Toplum ve toplumu oluşturan insana dair ve yine toplumca oluşturulmuş değer yargılarına karşı uyumsuz olan kahramanın topluma yabancılaşmasını, toplumu oluşturan diğer bireylerce ötekileştirilmesini konu alan varoluş felsefesine ve insan algısına dair düşündükçe derinleşen müthiş bir eser. Kitabı okuduktan sonra aldığınız lezzet okurken aldığınızdan daha fazladır.
111 syf.
·Beğendi·9/10
Adam öldürmekle suçlanıp da annesinin ölümüne ağlamadığı için idam cezasına çarptırılan bir yabancının hikayesi.

Yabancı olmasının nedeni başka bir yerden gelmiş olması değil. O, toplumdan farklı bir insan. Onlardan farklı düşünür ve hisseder. Onun için hiçbir şeyin pek fazla bir önemi yoktur. Evlenmek veya arkadaş olmak önemi olmayan bir şeydir. Ölümün de bir önemi yoktur. Önünde sonunda öleceği için zamanın, yerin veya nasıl olduğunun da önemi yoktur. Fiziksel hisleri, duygularının önündedir.

Tek üzüldüğü an mahkeme salonunda kendisine nedensizce hınç duyulduğu zamandır. Oysa oradakiler yakınlarıdır.
Kendisinin neden böylesine yabancılaştırıldığına anlam verememektedir.

Albert Camus'nün okuduğum ilk eseri ve etkilendim. Diğer eserleri hakkında okuma isteği uyandırdı. Tavsiye ederim, keyifli okumalar.
111 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10·
•Albert Camus 1957 Nobel Edebiyat Ödüllü, kalemini ve mesajını hayretle okuyacağınız, mutlaka okumanız, tanışmanız gereken bir yazar.
•Yabancı ise yazarın en çok bilinen ve okunan eseri. Yabancı eseri, bana Yusuf Atılgan’ın tarzını fazlasıyla hatırlattı; konu nerdeyse aynıydı zaten. İki kitabı peş peşe okumam da sadece şans değildi tabiki; sizlerin de okuyacaksanız yine benim gibi peş peşe okumanızı tavsiye ederim.
•Eser boşlukta, kaygısızlık ve düzensizlik içerisinde süregelen bir karakterin hayatını anlatmakta; yine Sigmund Freud’dan etkilenmiş psikoloji tarzında yazılmış bir eser. Bu tarz eserlerin mistik bir yanı ve ilginç bir tadı oluyor ve eser bittiğinde de kendinizi biraz tuhaf hissediyorsunuz.
•Ana karakterimiz Mersault neden yaşadığını, neden öleceğini, hatta hayatın en ufak bir nedenini veya acabasını düşünmeyen, her şeye kayıtsız kalan, hayatının sonlarına doğru mecburiyetten bi nebze sorgulamaya çalışsa da sosyal hayattan tamamen kopmuş, sadece kendi kafasının içinde yaşayabilen birisi olarak dünyaya ve insanlara yabancı bir karakterdir.
•Mersault tam olarak tanımadığı birisiyle, sırf onu kırmamak adına arkadaş olacak, istemediği halde ona yardım edecek, her şeyi sorgulamadan kabullenebilecek, kız arkadaşının evlilik teklifine bile sorgulamadan evet diyebilecek ve hatta annesinin ölümüne bile üzülemeyecek. Şimdi bütün bunlar da neden ve böyle bir karakter acaba günümüzde gerçek olabilir mi diyeceksiniz?
•Mersault karakteri, Anayurt Oteli’ndeki Zebercet karakterinden biraz daha farklı geldi bana. Zebercet bazı şeyleri elde etmek istiyordu, bir arayış içindeydi, bulamıyordu ve yoksunluk çekiyordu, özlem duyuyordu. Yalnızlık ve arayış Zebercet’i derinden bir sorgulamaya, yoksunluk ise Zebercet’i gerçek hazların arayışına ve bir an önce yalnızlıktan kurtulmaya sevk ediyordu.
•Mersault ise hissiz(tamamen), duyarsız, algılama yeteneğinden mahrum, sanki sadece özel olarak programlanmış; yani tamamen hayalötesi bir kurgu karakter gibi geldi bana. Ama bu büyük yazarın amacı Yusuf Atılgan’dan çok farklı zaten. Yazar sosyal bir mesaj verme derdinde aslında. İdam meselesinin tutarsızlığını, Arapların isminin zikretmeye dahi layık görülmeyişini, Arapların çok basite alındığını, toplumun farklı insanlara yani aslında kendi gibi olmayan yabancılara farklı davrandığını hatta baskı yaptığını, bu yabancıların da baskı karşısında yaşadığı güçlükleri sembolize etmiş kitap.
•Ben kurgu romanlardan ziyade, belli bir konu üzerinde yazılan kitaplardan, romanlardan sonra daha çok düşünmüşümdür; hatta bazen günlerce düşünmeye devam etmişimdir; bu da kitabın bittikten sonra bile bana hala mesaj vermeye devam etmesinden kaynaklı galiba. İşte bir kitabın bitişinden sonra çok düşünmek, kendini yormak istemeyen okurlar, bu kitapları basit bulabiliyor ya da hak ettiği gibi yüksek puan vermiyor ya da bir daha okumak istemiyor. İşte bu yüzden bu güzel eserlerin hak ettiği değerde okunabilmesi adına okurların daha bilinçli, ufak bir ön araştırma ile, konsantrasyonunu bozmadan, detaylara dikkat ederek okumasını naçizane tavsiye ediyorum.
•Yanlış bir kelam etmişsem cümle hatalar affola.
Saygılar okuma zahmetinde bulunan, vakit ayıran herkese...
110 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Özeleştiri ile başlayayım.Bu kitabı okurken kendime çok kızdım. "Nasıl olur da böyle bir kitabı bugüne kadar okumadım " diye. Sayfaları çevirdikce kendime kızdım, bölümleri bitirdikçe kendime kızdım.Ama okumayışımın sebepleri vardı.İşin aslı ben bu kitabı felsefî bir roman olarak düşündüğüm için uzun yıllar okumadım.Çünkü daha önce okumuş olduğum bazı felsefî romanlarda, okudukça kelimeler artar, okudukça sayfalar azalmak yerine çoğalır ve bitmek bilmezdi.Bu önyargılarla kitaba başladım.

Önyargıyla kitaba başladım ama daha ilk sayfada Albert Camus bu önyargımı kırmayı başardı.Yarattığı karakter daha ilk sözüyle sizi kendine bağlıyordu ve peşine takılıp gidiyordunuz.Yazar, kelimeleri öyle özenli ve düzgün bir şekilde dizmiş ki, her cümlede ayrı bir güzellik çıkartmış ortaya.Yazarın dili gayet açık ve süsten uzak.Romanda anlatılanlar kahramanın gözünden öznel olarak anlatılmış.Bence bu,anlatımı daha çekici kılmış.Birinci bölüm bittiğinde Albert Camus hayranı olmuştum bile.

Romanın teması, insanın, yaşanılanlara, dış dünyaya,hayata, ölüme ve kendisine yabancılaşmasıdır.

"Bugün annem öldü.Belki de dün, bilmiyorum. " diyerek başlıyor bu kısa roman(110 sayfa)Baş karakter Meursault, bu sözlerinden de anlaşılacağı gibi umursamaz, dünyayı ve yaşamayı boş gören ve her seyi kabullenen birisi.Öyle vurdumduymaz ki yok yere başını belaya sokabiliyor. Bu umursamaz tavrına yer yer kızsam da, Meursault karakterini ve anlatılan hikayeyi çok sevdim.

Albert Camus, " Hayat yaşamaya değmez. " diyor. Ona göre hayat, toplum ve her şey saçma.Varoluşçu felsefenin absürd/ saçma kavramını ve kendi ideolojisini kahramanı Meursault yoluyla romanında çok güzel yansıtmış.

Kesinlikle tavsiye edilir.
124 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Kitap incelememe öncelikle bir solukta bitirmek gibi bir hata yapmayın diyerek başlamak istiyorum. Sayfa sayısı olarak buna müsait olmakla birlikte içerisinde var olan o güzel düsünceleri sindire sindire, üzerinde uzun uzun düşünerek, hissederek okumanızı öneririm. Okuduğum ilk Albert Camus kitabı bu ve kesinlikle devamını getireceğimden hiç kuşkum yok. Albert Camus'nün dünya görüşü beni cidden çok etkiledi. "Mutluluk, bir yerde ve her yerde, hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir." Diyor Albert Camus. Ve kitapta size çokça neden yaşadığınızı ve nasıl öleceğinizi de düşündürtüyor.
Konusuna gelecek olursak, baş kahramanımız Meursault'un saçma kavramından uzak, saçma duygusu üzerine yaşamını anlatıyor. ( Bu arada bunu söylemeden geçemeyeceğim, okurken Meursault kişisini Suç ve Ceza- Raskolnikov karakterine benzettim ara ara. Bu yönüyle çok hoş bir dejavu oldu benim için.)
-Spoiler Olabilir-
Meursault öyle bir karakter ki; sevip sevmemek, evlenip evlenmemek, bir hiç yüzünden adam öldürmek ve dahası annesinin ölümüne hatta kendi ölümüne bile duygusuz kalabilen, bunları kendine dert etmeyen, tüm saçmalıkları üzerine saçma bir hayat yaşamakta olan bir karakter. Şu ana kadar okuduğum karakterlerden en farklısı kesinlikle. Ve Meursault' un aklımdan uzun bir süre cıkmayacagını düsünüyorum.
119 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
“ Var oluş ,özden önce gelir.” J.P Sartre .

Kitaba dünyaya adeta “boş bir levha” imiş gibi bakan bir karakterin anasının ne zaman öldüğünü pek de takmadığı bir giriş cümlesiyle başlıyoruz. “Bugün annem öldü. Belki de dün bilmiyorum.”

Meursault toplumsallaşma çizgisinin dışında kalan saçma bir karakter. “Saçma” kelimesine dikkatinizi çekmek istiyorum. Varoluşçulara göre ne yaparsak yapalım, nasıl yaşarsak yaşayalım bir gün öleceğimiz için yaşam saçmadır ama yine de güzelce yaşanması gerekir. Karakterimiz de böyle bir yanıyla hayatı sadece fizyolojik ihtiyaçların sağladığı mutluluklar olarak görürken , bir yanıyla hayatı saçma bulur. “Hepsi bir” kavramı üzerine yaşayan bir adamdır Meursault , ona göre hepsi bir. Gidilen mekanlar, arkadaşlar, yemek … Verilen kararlar da ona zarar vermediği ölçüde bir.

Fizyolojik ihtiyaçlarının karakterindeki duygusallığa ve düşünsel faaliyete engel olduğundan yakınan , aşkı ve evlenmeyi saçma bulan, hatta toplumsal normların çoğunu dışlamış bu insan ,gün gelir bir cinayet işler. Hem de sıcaktan :) .
Boş bir levha olan Meursault , bu olaydan sonra şekillenmeye başlar. Özün oluşmaya başladığı deneyim süreci gelmiştir artık. İdama giden yolda , varoluşunun oluşmaya başladığını hissederiz. İlk defa mahkemede herkesin ondan nefret ettiğini düşündüğünde ağlamak ister. Önceden ona pek de bir şey ifade etmeyen sevgilisini düşler , hatta onu bıraktığı için az da olsa içerler. Meursault insanlaşır.

Sorgusu hep annesinin cenazesine yöneltilir. Annesi için ağlamayan bir adamın ölmesi gerektiği düşünülür. Dava Meursault’un bir cinayet işlediği için değil , annesinin cenazesinde ağlamadığı için görülür adeta. Toplumda onun yeri yoktur. Meursault için de toplumun yeri yoktur. Yabancıdır. Topluma , aynadaki yansımasına ve aynadakinin içindekine yabancıdır. Aşinalık hissi çok sonradan , ince bir sızı şeklinde gelir bize.

Yabancının bir diğer önemli kısmıysa “Kaderim bana fikir sorulmadan belirleniyordu.” alıntısıyla kendini gösteriyor. Yaşam seçimlerden ibarettir, seçimler bizi olduğumuz noktaya , olduğumuz kişiye dönüştürür. Ve kişi kendi seçimini kendisi yapmalıdır. Ölümü de , yaşamayı da. İdama çok çok güzel bir göndermedir bana göre ve insanın varoluşuna idamın büyük bir hakaret olduğu mesajını verir.

Beni en çok duygulandıran bölümlerden birisi de bu yaşamı boş vermiş ,”hepsi bir” kişisinin , önünde yaşamak için en az yirmi yılı olduğu ve bu yılları nasıl değerlendirebiliceğini düşündüğü bölümdü. Meursault’un özünün oluşumunu okurken gerçekten etkilendim. İkinci okuyuşta beni daha da çarptığını hissedip bu incelemeyi yazma kararı aldım. Özellikle Meursault’un inancının sorgulandığı bölümler müthiş zevkliydi.

Tartışmalara açık , konu yoğunluğu bol bir kitap. Ben kitabı irdeleme kısmına girdiğimde “Sartre Kendini Anlatıyor” kitabında “Yabancı” bölümünden yararlandım .Yabancılaşma , saçma kavramlarına ve kitaba dair güzel kısımlara değinilmiş. Kitabın daha iyi anlaşılması için şiddetle tavsiye ederim.
111 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
DİKKAT SPOİLER VARDIR !

“Nasılsın iyi misin? Sorarsam söyler misin?
Yabancı sen kimsin? Çağırsam gelir misin?”

Şarkı sözü

YABANCI SEN KİMSİN?

Yabancı. İnsan dünyaya düşmüştür bir kere.. Bu kitabı alış hikayemle başlayayım. Tesadüf bu ya veya yerini bulma da diyebiliriz, dünyaya geldiğim(düştüğüm) hastaneye 20 metre mesafedeki bir sahaftan almıştım. 1967 basım üstelik, sonra ne mi oldu? 45 senelik bu kitabı biraz da ben yaşlandırdım ve 5-6 senedir okunmayı bekliyordu, nihayet okudum. Bileydim bu kadar gecikir miydim, ah şu ihmallikler..

Öyle güzel kokuyor ki bu kitap oh mis, sürpriz olarak içinden 3 tane de Camus kısa hikayesi çıkmasın mı , seyreyle keyfi. Bu arada mübarek ramazan günü,Albert Camus’u Nihat Hatipoğlu’na tercih ettiğim için de zerre kadar pişman değilim, zaten bu tip tv hocası tayfasının çoğundan senelerdir hazzetmem. Orucumu tutarım, isteyen de tutmaz. Kendimce yaşarım, isteyen de istediği gibi yaşar.

Camus’un diğer kitaplarını da fena halde merak ettim.

Kitaba gelirsek , aslında fena halde kasvet ve çıkmazlık içerikli olduğunu söylesek pek yanlış olmaz. Gariptir ki ne zaman kederli ama insanın özünü anlatan bir metinle karşılaşsam tam tersine ferahlar ve ümitlenirim. Hidayet’in kasvetli baş yapıtı Kör Baykuş için de durum böyle olmuştu. Sanırım bu özellik bende Kafka okumaya başlamamla ortaya çıktı, yaklaşık 10 yıldır böyle.

Yabancı’yı hem düpedüz anlatılanların yalın gerçekliği hem de baştan sona metaforlar örgüsü olarak algılamak mümkün.

Camus, Fransız asıllı bir baba ve İspanyol asıllı bir annenin çocuğu olarak Cezayir’de doğmuştur. Cezayir, Fransız işgalinde bir sömürgedir o zamanlar malum. Gençlik yılları burada geçmiştir.Kitabın hikayesi de bu bölgede geçer.

Birinci bölümde kahramanımız, annesinin ölüm haberini alır ve cenaze işlemleri için birkaç saatlik mesafedeki bir çeşit huzurevine doğru yola çıkar. Onu oraya yıllar önce bırakmıştır. Bu kısımda annesiyle olan kopukluğunu görürüz.

İkinci bölümde tek başına yaşadığı küçük evinin, küçük dünyasının, küçük hayatının detaylarıyla karşılaşırız. Biraz komşularıyla,biraz arkadaşlarıyla, biraz iş hayatıyla,biraz da sevgili sayılıp sayılmadığı tartışılır kız arkadaşıyla olan ilişkilerini görürüz.

Hayatın anlamsızlığını iliklerimize kadar işletir Camus. Fakat yaşamak arzusundan da vazgeçtiğini görmeyiz.

Mesela kız arkadaşını sevip sevmediğini bilemez, onunla evlenmek isteyip istemediğini bilemez ama onsuz da edemez bir türlü.

Komşusu ve köpeğini mesela öyle bir tasvir eder ki mest oluruz okurken. Hani insanların sahip olduğu hayvanlarıyla benzerliği hep söylenir ya bu konuda belki de ilk edebi örneklerden birini Camus vermiştir, çok da iyi bilmiyorum tabi ki.

Kahramanımız insanları pek önemsemez fakat onlar için elinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışır hep. Kırmak istemez, özellikle tanıdığı insanları görmezden gelmek istemez. Yani bir bakıma her şeye boş vermiş bu adam bir bakıma da asla bencil değildir.

Güneş ve havanın sıcaklığı da kitaba nüfuz eder fena halde, malum Afrika .

“Bütün bu süre boyunca,bir o kızgın güneş vardı,bir de o sessizlik. Pınarın tatlı şırıltısıyla kavaldan çıkan üç ses duyuluyordu sadece.”

Bir gün de Paris’e taşınabileceği cazip bir iş teklifi alır ama sonuç şöyle olur,

“Hayatınızda bir değişiklik olsun istemez miydiniz?” diye sordu.
“İnsan hiçbir zaman hayat değiştiremez” diye cevap verdim. “Değiştirse bile , bir hayatın diğerinden farklı hiçbir tarafı yoktur. Kaldı ki,buradaki hayatım da pekala hoşuma gidiyor benim.”

Sonra bir gün kız arkadaşı ve bir takım arkadaşlarıyla beraber bir arkadaşın evine misafir olurlar, işte ne olursa da o zaman olur. Bir vesileyle gereksiz bir kavganın içinde bulur kendini, sonra kavga yatışır da içindeki duygu yatışmaz. Nihayet gidip arkadaşına husumet besleyen bir “Arap”ı öldürüverir hiç yoktan!?

“Teri de güneşi de üstümden silkip attım. Günün dengesini bozduğumu, üzerinde mutlu günler yaşadığım kumsalın ender rastlanan sessizliğini mahvetmiş olduğumu anladım. O zaman dört el daha ateş ettim; kurşunlar hareketsiz vücuda saplanıp kaldı. Felaketin kapısına sanki dört tane sert darbe indirmiş gibiydim.”

Tutuklanır kahramanımız. Kitabın bundan sonrası mahkeme ve hapishanede geçer ve öylece pek de bir yere varmadan biter. Mahkemedeyken hakim,avukatı, jüri,tanıklar, tanıdık izleyiciler girer devreye. Hapisteyken onu inanmaya davet eden vicdanlı ve sabırlı bir rahiple diyalogları, kendi kendine daldığı felsefi düşünceler, hayat-ölüm ikilemleri. İdama mahkum olmuştur.

“Ne yapalım öleceğim demek! Başkalarından önce ölecektim orası besbelli. Ama herkes de bilir ki, hayat yaşamak zahmetine değmez. Gerçekte, ha otuz yaşında ölmüşsün ha yetmiş yaşına, bunun pek önemi olmadığını da bilmiyor değildim, çünkü her iki halde de, başka erkeklerle başka kadınlar pek tabi olarak hayatta kalacaklar daha binlerce sene, bu böyle sürüp gidecek. Uzun lafın kısası, bundan daha açık bir şey olamazdı. Ha şimdi olmuş ha yirmi sene sonra, ölecek olan hep ben olduğuma göre”

İşin en tuhaf taraflarından birisi de şudur, mahkeme cezayı verirken, sanığın geçmişte annesinin ölümüne ne kadar kayıtsız kaldığından yola çıkarak bir karara varmıştır, bu da kahramanımızın ne kadar merhametsiz birisi olduğuna delil sayılmıştır ve cezayı vicdanlarda pekiştirmiştir !!

Hapishane ona iyiden iyiye düşünme fırsatı verir, şöyle der bir keresinde,

“Böylelikle ne kadar çok düşünürsem, hafızamın derinliklerinden de , gereği kadar değerlendirmeyip unutmuş olduğum o kadar çok şey çekip çıkaracak hale gelmiştim. O zaman anladım ki, dışarıda ancak bir gün ömür sürmüş olan bir kimse bile, hiç sıkıntı çekmeden, yüz yıl hapiste yaşayabilir. Canının sıkılmayacağı kadar çok hatıra edinmiş olacaktır çünkü. Bu da avantajdır bir bakıma.”

Ama şunu da söylüyordu,

“Hayır, çıkar yol yoktu ve kimse hapishane akşamlarının insanın içine nasıl oturduğunu hayalinde imkanı yok canlandıramazdı.”

Mahkemede de şöyle demişti,

“””” “Her şey, benim karışmama imkan verilmeden cereyan etmekteydi. Kaderim hakkında karar veriyorlar, oysa benim de fikrimi almıyorlardı. Arada bir, herkesin sözünü kesip ‘Peki ama baylar bu davada sanık kim Allah aşkına?’ Sanık olmak önemli bir şeydir. Hem benim de bazı diyeceklerim var!” demek geliyordu içimden ama iyice düşününce , söyleyecek hiçbir sözüm olmadığını görüyorum. ””””

Uzattık ama bitmez daha bu kitapla ilgili söylenecekler. Son olarak kısaca metafor kısmına da değinmek istiyorum meselenin.

“Yabancı” olan kahramanımız mıdır? Onun öldürdüğü “yabancı arap” mıdır? Toplum mudur? İnsanın kendi kendine yabancılaşması mıdır yoksa ?

Kahramanımız her ne kadar hayata anlam yükle(ye)mese de bir şekilde yaşayıp gitmektedir. Ta ki cinayete kadar.. Sonrası başka bir boyuta geçmektir.. Yoksa öldürülen aslında bir duygu mudur? Kendini yaşamaya mecbur hisseder gibi sürdürdüğü bu hikayesini, yarı buçuk “yaşama sevinci” ni öldürerek mi noktalamaya karar vermiştir?

Daha fazlasını bilemiyorum fakat çok etkilendiğimi söyleyebilirim “Yabancı”dan . Okumanızı tavsiye ederim..
111 syf.
Evet, Albert Camus 'un kitaplarından okuduğum ilk kitaptı ve diğer kitaplarını da okumam için beni teşvik etti bu kitap . Albert Camus kahramanımız olan Meursault'un dış dünyayla arasına koyduğu mesafeyi, kendine ve topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil her şeye nesnel bir biçimde yaklaşmasını bize anlatıyor. Okumanızı tavsiye ediyorum.
Yıllardan beri ilk defa olarak içimde, aptalca bir ağlama arzusu uyandı, çünkü bütün bu insanların benden ne kadar nefret ettiklerini hissetmiştim.
Değil mi ki yaşam bir yerde ölümle -yani yoklukla- sonuçlanıyor, öyleyse nedir bu didinip durma, bu yedim-içtim, aldım-verdim, benim-senin kavgasının anlamı?

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Yabancı
Baskı tarihi:
Ocak 2015
Sayfa sayısı:
112
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750715709
Orijinal adı:
L' Etranger
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
1942’de yayımlanan Yabancı, romancı, tiyatro yazarı ve düşünür olarak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yalnız Fransa’da değil tüm dünyada kuşağının sözcüsü ve yol göstericisi olarak kabul edilen Albert Camus’nün, ilk ve en çok ses getiren yapıtıdır. Romanda, işlediği bir suçtan çok, gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için dışlanan bir “yabancı” aracılığıyla, XX. yüzyıl insanının içine düştüğü yabancılaşma anlatılır. Bir türlü ele geçirilemeyen “anlam”ın sürekli aranışını, bilincin toplumdan ve dış dünyadan kopuşunu, topluma yabancı duran kahramanın çevresiyle ve toplumla arasındaki çatışmayı anlatan roman, büyüleyici gücünü arka plandaki derin ve suskun acıdan alır. Camus, genç kahramanı Meursault’nun dış dünyayla arasına koyduğu mesafeyi, kendine ve topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil her şeye nesnel bir biçimde yaklaşmasını büyük bir ustalıkla dile getirir.

Kitabı okuyanlar 24.341 okur

  • Mustafa eriş
  • Nesibe Nur Yıldız
  • Özlem Şahbatoğlu
  • Berra Yakar
  • Yaşar Elgin
  • Şaban Yaban
  • Gülay
  • Merve
  • Aysn dmr
  • frynl

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%30
14-17 Yaş
%10
18-24 Yaş
%10
25-34 Yaş
%30
35-44 Yaş
%20
45-54 Yaş
%0
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%74.1
Erkek
%25.9

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.1 (5)
9
%0 (3)
8
%0 (3)
7
%0 (1)
6
%0 (2)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları