Samih Tiryakioğlu

Samih Tiryakioğlu

Çevirmen
8.3/10
7.938 Kişi
·
27.818
Okunma
·
4
Beğeni
·
1.056
Gösterim
Adı:
Samih Tiryakioğlu
Unvan:
Çevirmen, Gazeteci
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1909
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 8 Şubat 1995
1909 yılında İstanbul'da doğan Samih Tiryakioğlu Tiryaki Hasan Paşanın torununun oğlu Bülent beyin oğludur. Nişantaşı ve Galatasaray Sultanilerinde Fransızca okudu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne bağlı Gazetecilik Enstitüsü'nden mezun oldu. Strasbourg Üniversitesi Milletlerarası Gazetecilik Yüksek Öğretim Merkezi'ni bitirerek on dört yıl bu kuruluşun yönetim kurul üyeliğini yaptı. 1943 yılında Ulus gazetesine çevirmen olarak girdi. 1947 yılında Hürriyet Gazetesine geçerek yazı işleri müdürü oldu ve aynı dönemlerde İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsünü bitirdi. Haldun Simavi ile bir sürtüşmeden sonra gazeteciliği bıraktı ve hayatının sonuna kadar çevirilerle meşgul oldu. Samih Tiryakioğlu klasik ve modern dünya edebiyatı, hukuk, iktisat, tarih, din politika gibi konularda yüze yakın eseri, örneğin Diriliş, Dr. Jivago, Anna Karenina, Madam Bovary, Parma Manastırı, Rüzgar Gibi Geçti, Harp ve Sulh, İzlanda Balıkçısı gibi ve daha birçok dünya klasiğini dilimize çevirdi. Gazeteciler Cemiyeti tarafından verilen 1986 Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü'ne layık görüldü. Samih Tiryakioğlu 8 Şubat 1995'de İstanbul'da öldü.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
111 syf.
Camus ve Sartre’ın isimleri çoğunlukla birlikte anılır. İkisi de Edebiyat dalında Nobel kazanmıştır. Sartre daha yaşlı olmasına rağmen, Camus daha erken erişmiştir bu ödüle. Edebiyat denilince Camus’yu kıyas götürmeyecek şekilde farklı bir yere koyarım ben. Benim nazarımda Camus, birkaç gömlek üstündür Sartre’dan.

“Yabancı” bizim ülkemizde de çok okunan eserlerden biridir. Ve genel çerçevede, bizdeki edebiyat çevrelerince idam karşıtı en sert romanların başında kabul edilir. Zira romanda polisin ve adli mekanizmanın berbatlığı, her an hata yapmaya müsait yapısı çok güzel verilmiş. Bu bile idam karşıtı olmak için yeterli olabilir.

"===== Spoiler ======="

Romanın özeti; anti-sosyal, Meursault adında bir Fransız basit bir olay sonunda bir Cezayirli Arap’ı öldürür. Yargılamanın sonucunda İdama mahkum edilir.

Bu yargılama sürecinde, Meursault’nun anti sosyalliği, annesinin ölümüne ve hayatında cereyan eden tüm olaylara karşı umursamaz, bir absürtlük sınırına varacak denli kayıtsız-tepkisiz olması çok güzel verilmiş. Hatta savcı, Meursault’yu Arap’ı öldürdüğünden çok, bu kayıtsızlığından dolayı suçlar. Mahkeme adeta bu sorumsuzluğun-tepkisizliğin yargılanmasıdır.

Bu romanı ilk okumamı 1984-85 yıllarında yapmıştım. Bu son okumamda en çok dikkatimi çeken nokta, romanın her aşamasında ölen kişinin sıradan bir Arap olarak küçümseniyor olması, herkese adıyla seslenilirken maktulün adının olmayıp sadece -Arap- olmasıydı. O zamanlar dikkatimi çekmemiş ya da bu ince ayrıntıyı görecek bilince sahip değilmişim. Bu durum okurda, katilin idamına karşı bir direnç, ortada maddi bir hata var, hissi uyandırıyor. En azından bende böyle oldu.

İkinci kez okumama sebep olan şey, bir yerde okuduğum bir yorumda, bir Arap okurun “Camus, sömürge Cezayir’inde bir Arap’ın, hele de bir Fransız’ı bıçaklamış olanının, öldürülmesi suç sayılmadığı halde, böyle hayali bir mahkeme kurup, sömürgeci Fransa’yı, olmayan özellikler uydurup, temize çıkarmakla” suçlaması, devamında “Camus’nun Cezayirli olmasını saçma bulup doğduğu, büyüdüğü toprakların dilleri olan Arapça ya da Berberice konuşamayan Cezayirli mi olur, o kolonyalist, ortalama bir Fransız’dan başka bir şey değildi ve Cezayir bağımsızlık hareketine mesafeli bir Parislidir,” yazmış olmasıydı.

İşin siyasal yanını bir kenara koyuyorum.

Hiç kuşku yok ki, bu eser farklı okuma biçimleriyle yorumlanabilecek kült bir eserdir. Varoluşcu okumalarla yapılan değerlendirmelerde “yabancı” Meursault’dur. Bizim edebiyat çevrelerimizde de, Z.Demirkubuz’un bu eserden hareketle yaptığı “Yazgı” filminde de “yabancı” olarak Musa’ya vurgu yapılır.

Bir zamanlar böyle düşünmüş olsam da bu ikinci okumamdan sonra konuya farklı bakıyorum. Bu romanın “yabancı”sı bir ismi olmayan Arap’tır. Meursault’un ateş ettiği bu isimsiz Arap'ta vücut bulan şey, kahramanın içindeki saplantılı anne arzusudur. Öldürmek istediği işte bu saplantılı anne arzusudur. Burada gösterdiği aşırı tepki, tüm roman boyunca hissettiğimiz tepkisizlikle çelişir. Her şeyi saçma bulur. Sorumsuz ve tepkisizdir Meursault. Eğer Arap kurbanına bir kez ateş etseydi, romanın içimizde bıraktığı duygu değişmezdi. Ama üst üste ve nefretle ateş eder. Annesine duyduğu saplantılı arzuyu vücut bulduğunu düşündüğü Arap'la beraber öldürür ve eski kayıtsız, nihilist haline döner. Ölen insan için, tüm dile getirildiği mahkeme boyunca, bir kez bile üzülmemiş olması onun nihilizme geri dönüşüdür. Hem mahkemede hem çevresinde bu şekilde yargılanması ancak böyle bir değerlendirmeyle anlam kazanır.
119 syf.
·2 günde·9/10
Her ne kadar tavsiye üzerine kitap okumaktan hoşlanmayan bir okur olsam da bazen kitapla ilgili görüşlerine değer verdiğim birinin güzel bir yorumunu gördüğümde veya kitapta geçen ve beni düşünmeye sevk eden bir cümle gördüğümde o kitaba karşı kayıtsız kalamıyorum. Albert Camus'nun Yabancı isimli bu kitabını da Mustafa A.'ın şu #26344396 incelemesi sayesinde okuma kararı aldım. Öncelikle kendisine teşekkür ederek incelemeye başlamam gerekir...

Kitaba dair beni okumaya sevk eden ikinci özellik ise, kitapta geçen "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesi oldu. Çok etkileyici bir cümle gibi geldi ilk gördüğümde. Böyle bir cümlenin geçtiği bir kitabın son derece güzel olduğuna kanaat getirdim. Sonra öğrendim ki, "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesi kitabın ilk cümlesiymiş. Bildiğiniz üzere, bir kitabın ilk cümlesi son derece önemlidir. Kitapla ilgili önemli bir "tavsiye mektubu"dur.

"Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesini okuduğumda, bu cümleyi kuran kişinin annesinin ölümü karşısında son derece üzülmüş ve yeis içerisinde böyle bir cümle kurduğunu düşündüm. "Ulan adama bak, annesinin ölümü sebebiyle hangi günde olduğunu bile unutmuş. Bu nasıl bir acıdır?" diye düşündüm. Oysaki kitabımızın ana kahramanı Meursault hiç de bu düşünceye sahip bir kişi değilmiş. Meusault, herkese, en çok da kendisine yabancı bir karakter. "İnsanların hayatları farklı değildir ki, herkes aynı yaşar," diyebilecek kadar rasyonel, cinayetten sorgulanırken bile karşısındakileri irdeleyen onların her şeyi bu kadar önemliymiş gibi yaşamalarına şaşıran bir yabancı... Meursault aynı zamanda topluma ve toplumu oluşturan insana dair ve yine toplumca oluşturulmuş değer yargılarına karşı uyumsuz biri. Sabahattin Ali'nin tabiriyle, kendi kafasının içinde yaşayanlardan. Biraz Raif Efendi, biraz aylak adam Bay C., biraz da Raskolnikov...

Kitabın belirli bir konusu olduğunu söyleyemeyeceğim sizlere. Özellikle şu konuyu işliyor diye bir tahlil yapmam mümkün değil. Yazarın da öyle bir niyeti olmamış zaten... Fakat kendisine bile yabancı olan bir adamın hayat karşısında ne kadar uzaktan bir bakış açısına sahip olabileceğini ne kadar yabancılaşabileceğini göreceksiniz kitabı okuduğunuzda. Öyle ki, annesinin ölümünde bile ağlamayan bir adam var karşınızda... Öyle ki, mahkeme salonunda bile son sözü sorulduğunda son bir sözünün olmadığını söyleyecek kadar kararlı bir adam... Öyle ki, ölüm cezası verildiğinde bile tanrı inancına sahip olmadığını ve asla affedilmeyi istemeyeceğini defalarca söyleyen bir adam... Bu yönüyle herhangi metafizik bir inanç olmadan da erdemli olunabileceğini göstermekte. Son derece önemli buluyorum bu duruşunu...

Kitapta hoşuma giden kısımlardan birisi de Meursault'un kadın-erkek ilişkilerine ve evliliğe dair olan bakış açısıydı. 43'üncü sayfada geçen şu cümle kahramanımızın bakış açısını önümüze sunuyor. Çok ilginç bir bakış açısı olduğu için paylaşma gereği hissediyorum: ''Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. Benim için fark etmediğini, eğer o istiyorsa evlenebileceğimizi söyledim. O zaman da onu sevip sevmediğimi sordu. Ben de yine daha önceki gibi cevapladım, bunun bir anlamı olmadığını, ama elbette onu sevmediğimi söyledim. ''Öyleyse neden benimle evleneceksin?'' dedi. Ben de ona bunun bir önemi olmadığını ama o arzu ediyorsa evlenebileceğimizi söyledim. Zaten bunu isteyen oydu, bana düşen de evet demekti. O da evliliğin ciddi bir iş olduğunu belirtti. Ben, ''Yoo,'' diye cevap verdim. Bir an sustu, ses çıkarmadan yüzüme baktı. Sonra konuştu. ''Aynı biçimde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı öneride bulunsa kabul eder miydin, onu öğrenmek istiyorum'' dedi. ''Elbette ederdim'' dedim. O zaman, ''Ben seni seviyor muyum acaba?'' diye sordu. Ben de ''Bu konuda hiç düşünmedim'' diye karşılık verdim. Yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni kesinlikle bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı nedenlerden ötürü benden nefret de edebileceğini mırıldandı. Bunlara ekleyeceğim bir sözüm olmadığı için susuyordum. Gülümseyerek kolumu tuttu, "Seninle evlenmek istiyorum," dedi. Ben de, "Ne zaman istersen evleniriz, dedim.?"

Son derece ilginç bir karakter gördüğünüz üzere Meursault. Ancak gönülleri fethedecek bir duruşa da sahip. Mesela hakkında verilen ölüm cezası karşısında bile sükunetini koruyup hakimin, savcının, avukatın ve jandarmanın hal ve hareketlerini irdeleyebiliyor. Sayfa 97'de yer alan cümlesi aynen şu şekilde: "Fransız halkı adına genel bir meydanda kafamın kesileceğini söyledi. İşte o zaman, bütün yüzlerde okumakta olduğum hissin niteliğini anlar gibi oldum. Saygı hissiydi bu galiba. Jandarmalar bana çok yumuşak davranıyorlardı. Avukat elini bileğime koydu."

Kitapta çok fazla altını çizdiğim yer oldu. Camus gerçekten de değerli bir yazar ve daha çok okunmayı hak ediyor. Baş kahramanımız Meursault'a mahkeme tarafından verilen ölüm cezasından sonra Camus'nun bu cezayı eleştirdiği kısımlar da oldukça etkileyiciydi.

Gerçekten de suçlu bir kişiye suçu her ne olursa olsun ölüm cezası vermek ne kadar doğrudur? Tarihin her döneminde tartışılmış bir soru bu. Cevabı hemen verilecek basitlikte bir cevap değil. Son derece gelişmiş ve demokratik olduğunu düşündüğümüz birçok toplumda ölüm cezası hala yasal. Örnek olarak bu topluma ABD'yi gösterebiliriz. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde ölüm cezası kesin olarak kaldırılmış ve yaşam hakkı her şeyin üzerinde bir hak olarak tanınmışsa da ölüm cezasını savunan birçok kişiyi hala çevremizde görmek mümkün. Unutulmamalıdır ki, bir kişiye ölüm cezası vermek o kişinin düzelmesi ve topluma karışması için elinden tüm imkanları almak anlamına gelecektir. İnfaz Hukuku'nun temel prensibi mahkum olan kişilerin yeniden topluma kazandırılmasına olanak sağlamaktır. Albert Camus da ölüm cezasına alternatif çözümler bulmaya çalışmış ve bu kitabında ölüm cezasına eleştiri getirmiştir.

Netice itibarıyla, oldukça beğendiğim bir kitap oldu. Yazarın dili de sade ve anlaşılır bir dil olduğundan kararlı olunursa bir günde bitirilebilecek bir eser. Elbette hepinize tavsiye ediyorum.
111 syf.
·Beğendi·9/10
Toplum ve toplumu oluşturan insana dair ve yine toplumca oluşturulmuş değer yargılarına karşı uyumsuz olan kahramanın topluma yabancılaşmasını, toplumu oluşturan diğer bireylerce ötekileştirilmesini konu alan varoluş felsefesine ve insan algısına dair düşündükçe derinleşen müthiş bir eser. Kitabı okuduktan sonra aldığınız lezzet okurken aldığınızdan daha fazladır.
111 syf.
·1 günde·Puan vermedi
"Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini görürsünüz. Bana aşağıdan bakarsanız Tanrı'yı görürsünüz. Bana tam karşıdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz."
-Charles Manson

Peki bir Yabancı'ya bakınca ne görebilirsiniz? Farklılıkları mı, anormallikleri mi, rahatsızlık verdikleri mi, eksiklikleri mi yoksa fazlalıkları mı? Gerçekten bir Yabancı'ya baktığımız zaman ne görürüz? Karşımızda aynı türden olduğumuz bir canlı duruyor. Ama bizimle paydaş olduğu özden, bambaşka bir de tözü var. Sonuçta o aynı olamaz dimi? Aynı olsaydı eğer, Yabancı olabilir miydi? Şüphesiz olamazdı. Şimdi, tüm bu yazılara yazarken tek başıma olduğum için mecburen sorularımın cevaplarını da benim sunmam gerekiyor. Ancak, cevapları anlamaya çalışırken, öğrenirken veya benimserken ve bunların sonrasında soruyu unutmayın, lütfen! En azından, benim sorularımı unutmayın. Hazırsam başlıyorum

Albert Camus, Meursault adlı karakteri oluştururken zihninde neler gördü veya neler görebileceğimizi düşündüğünü bilmiyorum. Bilmek de istemem. Çünkü, bakış açımı şüphesiz etkilerdi. Ben ona bakınca ne mi görüyorum? Meursault, bir adamı öldürmeden önce boş bir insandı. Buradaki boşluk, dışarıdan bakılınca görünen ve değer verilemeyen bir boşluk değil. Aksine dışarıdan değer verilebilen, ancak içeriden bir değerin ya da anlamı olmadığı boşluk. Karakterimizin kitabın başından sonuna kadar bu boşluk içerisindeydi. Şimdi, bu durumda dışarıdan neler görebiliriz ve içeriden neler görebiliriz tartışması başlıyor. İlk önce dışarıdan bakacağım. Çünkü, dışarıdayım. :)

Dışarıdan Gördüklerim

Duygusuz herif. Kitabın başlangıç kısmından, sonuna kadar bu sıfatı kafamdan atamadım. Meursault, kapalı duvarlar arasında yaşayan birisi. Buranın bir kapısı da yok. Sadece ufak bir penceresi var. Doğduğundan beri annesiyle birlikte orada yaşıyor. Kendi aralarında da sessiz sayılırlar. Çok az konuşuyorlar. Dışarıya karşı da öyleler. En azından, kahramanımız öyle. Sonra annesi kitapta ölüyor, ama odanın içinde bir ölü yok. Direkt yok oluyor. Meursault, o andan sonra pencereyi açmaya başlıyor. Bir hanımefendi ve bir kaç beyefendi ile iletişim kurmaya başlıyor. Ancak bu iletişim ne Bizimkiler dizisindeki Cemil'inki gibi, ne yağmur yağınca camdan bakan Arap kızınınki gibi, ne de başka birininki gibi. Meursault tarzında bir iletişim. Bu nasıl oluyor peki? Meursault, konuşacağı zaman pencereyi açıyor. Söyleyeceğini söylüyor. Karşı tarafa konuşma sırası geliyor. Tam ağızlarını açtığı anda pencere birden kapanıyor. Camın ve pencerenin özelliğini hem içeriden hem de dışarıdan bakınca -empati ve hayal gücü engellenemez, o yüzden içeriden de istemsiz bakmış oldum- anlayabiliyorsunuz. Bu cam, ses geçirmez ve kapalıyken bile güneş ya da ay ışığının yansımalarla açık görünen bir yapıya sahip. Yani diğer karakterler konuştuğunda, aslında Meursault hiçbir şey duymuyor. Bunu karşısındaki kişi bilmiyor. Meursault, sadece konuşanın eylemlerini ve çevreyi pür dikkat takip ediyor. Dudaklar açılmamak üzere kapandığında da ya tekrar bir şey söylemek için açıyor, ya da tekrardan başlangıç noktası olan duvarların içine geri dönüyor. Ama ne olursa olsun, sonunda kendini yalnız başına odada buluyor. Alın size, hayvansı insan tanımı. Ben merkezli düşünme ve hareket etme. İhtiyaçları hariç hiçbir şeyi düşünmeme veya istememe. Varolduğu için yaşayan bir hayvan gibi hareket ediyordu. Barınmak, yemek yemek, varolmaya devam etmek -işte çalışmasını başka şekilde yorumlayamazdım-, cinsellik isteği ve bulunduğu yer ile içindekileri anlamaya çalışmak -kitapta çevre ve çevredekiler çok iyi anlatılmıştı-. İnsanların arasında bir hayvandı veya hayvanların arasında bir böcekti. Bu da onu 'istenmeyen' ve 'anlaşılamayan' yapmak için yeterdi. Çünkü, ona bakan herkes, kendiyle bağdaştırdığı bir benzerlik görse de benimsemek istemeyeceği bir şeydi bu. Kendini gördüğü yüce aynada bir küçümseme idi bu. O yüzden, benzerlik olmayan ne varsa onu gördük. Buna göre anladık ve yargıladık. Bizler buna katlanamazdık. Hiçbir hayvan da katlanamazdı. Ya küçükler olarak bir araya gelip onu öldürecektik ve korunmuş olacaktık-ki böyle oldu-, ya da büyük balık biz olduğumuz için onu yiyecek, sindirecek ve bize pis görünen her şeyini boşaltım ile atacaktık. İçgüdüleri ve istemleriyle hareket eden bir canlı olarak Meursault, bunu korkutucu bulmadı. Cesur bir hayvandı. Kendine hiç bakmadığı ve tanımadığı için, dışarıdaki canlılar da onu korkutmuyordu. Çünkü, kendini az da olsa bakmayan biri dışarıda korkutucu ne bulabilirdi ki? Meursault, kendisine yaklaşan felakete kayıtsız kaldı. Tıpkı kendinde yaptığı gibiydi. Sadece kabullendi. Hepsi bu. En ufak bir hareket veya başka bir şey gelecek olanı değiştiremezdi. Bir kez varolmuştu. Artık kaçamazdı.



"Ayrılacağım zaman bana, "Odamda kan sucuğuyla şarap var. Benimle bir iki lokma yemez misiniz?" dedi. Yemek pişirmekten kurtulurum, diye düşündüm, kabul ettim."

"Güldüğü zaman, yeniden çekti onu içim. Biraz sonra, "Beni seviyor musun?" diye sordu. "Bu anlamsız bir şey, ama sanırım sevmiyorum," dedim."


İçeriden Gördüklerim

Şimdi, burada işler biraz karışıyor. Meursault, hayatın akışında yüzen birisi. Hiçbir şekilde akışa karşı hareket etmemiştir. Düşünmüş, ama yapmamıştır. Oluruna da bırakmış gibi durmuyor. Ama olanlara ne karışma, ne de değiştirme isteği var. Yaşadığı için, daha doğrusu varolduğu için onunla gelen her şeyi kabullenmiş. Bu benimseme ile gelen de duyarsızlık var. Başlangıcından sonuna kadar alışkanlık yapmış bunu. Sigaradan daha kötü bir alışkanlıktı bu. Çünkü, etraftaki her şeyi gözlemler, anlar ve benimsersen eğer; kendine baktığında ne görebilirsin? Değişime uğramış kendini mi? Ya da her şeyi birden mi? Yoksa hiçbir şey görmez misin? Meursault'ın gördüğü yaşamdı. Yani hem her şeydi, hem de hiçbir şeydi. Bu da sol ayağıyla varoluş çizgisinde ve sağ ayağı yok oluş çizgisinde olan bir adam demekti. Algısına girenlerin ve düşündüklerinin hangi alanda olduğunu belki başlarda anlayabiliyordu, belki de hiç anlayamamıştı. Ama annesinin ölümünden ve kendi ölümüne kadar hiçbir şey anlamadığı kesindi. Çünkü, ne bir yaşayan ne de bir ölü gibi hareket ediyordu. Sadece hareket ediyordu. Bilinç düzeyinde değildi bu. İçeriden gelen ve engellenemez bir şeydi. Ona adapte oluyordu. Bu içinden yükselenler, onun hangi tarafta olduğunu umursamıyordu. Sadece istekleri vardı. Ne öncesi ile ne de sonrası ile ilgileniyorlardı. Sadece an'ı istiyorlardı. Niyetleri her şeyi, ama her şeyi o an'a sığdırmaktı. Sonrası da içindekiler gibi geliyordu zaten. Öncesi de -o an- geçmiş gibi geçip gidiyordu zaten. Etrafında gerçekten tutunacak bir şeyi yoktu. Ne kendine, ne başka birine, ne yarınlara, ne düşünceye, ne de ölüme. Sadece varlığını sürdürüyordu. Hepsi bu. Düşünceleri de kendi varoluşundan öte değildi. Ne komşusunu, ne dostunu, ne de diğer insanları an'ın içinde bir miktar benimsemesinden başka bir yönelimi yoktu. Çünkü, kendine de öyleydi. Dışarıya nasıl başka biri olabilirdi ki? Aynayı kendine tutmak yerine, ayna olmuştu. Görüntüyü üzerinde tutuyordu, ama dışarıdan görülebiliyordu. Kendi aynasından yansıyabilecek ve kendini görebileceği bir aynası hiç olmadı. O yüzden, kendine hiç bakmadı. Çünkü, görebileceği bir şey yoktu. Aslında dışarıya değil, kendine Yabancı idi. O yüzden, o da dışarıdan baktı. Evet, kendine dışarıdan baktı. Hepsi buydu. İçi ve dışı ayrı duran, ama birleşik görülen biriydi. Her birimizdi, ama kendi değildi. Herkesti, ama kimse değildi.

"Beni anlamıyor, biraz da içerliyordu bana. Benim de herkes gibi olduğumu, tamı tamına herkes gibi olduğumu ona söylemek istiyordum. Ama, bütün bunların aslında hiçbir yararı yoktu."

"Yaşadığından bile emin değildi, bir ölü gibi yaşıyordu çünkü. Bense ellerim bomboş bir
adam olarak görünüyordum, ama kendimden emindim, her şeyden emindim, hem ondan çok daha emindim. Yaşadığımdan emindim ve gelmekte olan ölümden emindim. Evet, bundan başka bir şeyim yoktu benim. Ama, hiç değilse bu gerçeğe, onun bana sahip olduğu kadar sahiptim. Daha önce de, bu anda da haklı olan bendim ve her zaman da haklı olmuştum. Şöyle yaşamıştım, böyle yaşayabilirdim. Şunu yapmış, bunu yapmamıştım. Filan şeyi yapmadımsa, falan şeyi yapmıştım. Peki, sonra? Sanki bütün yaşamımda, kendimi haklı çıkarmak için bu dakikayı, şu şafak vaktini beklemiştim. Hiç, hiçbir şeyin önemi yoktu ve bunun niçin böyle olduğunu da biliyordum. O da biliyordu. Geçirdiğim bütün bu anlamsız hayatta, geleceğimin ta derinlerinden, henüz gelmemiş yıllar içinden, karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor ve yaşadığım yıllardan daha gerçek olmayan yıllardan bana sunulan ne varsa, hepsini aynı düzeye getiriyordu. Başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umurumdaydı benim? Başkasının Tanrısından bana neydi? Başkalarının seçtiği, kabullendiği hayattan, yazgıdan bana neydi?"

‌İnceleme bu kadardı. Albert Camus, ilginç bir hikaye yazmış. Çok fazla anlam bulunabilecek bir kitaptı. Benim de bulduğum daha fazla anlamlar vardı. Ancak güzel insanların, güzel incelemeleri zaten duruyor. Bunu yazmadan önce de onlarınkini okudum. Farklı sunabileceğim sadece bu vardı. Anlamsız şeyler yazmış da olabilirim. Kitabı pek beğendiğimi söyleyemem. Ama kendini okuttuğu da aşikâr. Her neyse, inceleme yazmayı düşünmüyordum. Ama https://1000kitap.com/Nanuk/Duvar/ istediği ve https://1000kitap.com/denizyelkeni merakıyla gelen sorusu üzerine yazdım. Umarım, bir iki doğru anlam bulabilmiş ve sunabilmişimdir. Buraya kadar okuyan herkese, teşekkür ederim. Saygılarımı sunuyorum.
111 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10·
•Albert Camus 1957 Nobel Edebiyat Ödüllü, kalemini ve mesajını hayretle okuyacağınız, mutlaka okumanız, tanışmanız gereken bir yazar.
•Yabancı ise yazarın en çok bilinen ve okunan eseri. Yabancı eseri, bana Yusuf Atılgan’ın tarzını fazlasıyla hatırlattı; konu nerdeyse aynıydı zaten. İki kitabı peş peşe okumam da sadece şans değildi tabiki; sizlerin de okuyacaksanız yine benim gibi peş peşe okumanızı tavsiye ederim.
•Eser boşlukta, kaygısızlık ve düzensizlik içerisinde süregelen bir karakterin hayatını anlatmakta; yine Sigmund Freud’dan etkilenmiş psikoloji tarzında yazılmış bir eser. Bu tarz eserlerin mistik bir yanı ve ilginç bir tadı oluyor ve eser bittiğinde de kendinizi biraz tuhaf hissediyorsunuz.
•Ana karakterimiz Mersault neden yaşadığını, neden öleceğini, hatta hayatın en ufak bir nedenini veya acabasını düşünmeyen, her şeye kayıtsız kalan, hayatının sonlarına doğru mecburiyetten bi nebze sorgulamaya çalışsa da sosyal hayattan tamamen kopmuş, sadece kendi kafasının içinde yaşayabilen birisi olarak dünyaya ve insanlara yabancı bir karakterdir.
•Mersault tam olarak tanımadığı birisiyle, sırf onu kırmamak adına arkadaş olacak, istemediği halde ona yardım edecek, her şeyi sorgulamadan kabullenebilecek, kız arkadaşının evlilik teklifine bile sorgulamadan evet diyebilecek ve hatta annesinin ölümüne bile üzülemeyecek. Şimdi bütün bunlar da neden ve böyle bir karakter acaba günümüzde gerçek olabilir mi diyeceksiniz?
•Mersault karakteri, Anayurt Oteli’ndeki Zebercet karakterinden biraz daha farklı geldi bana. Zebercet bazı şeyleri elde etmek istiyordu, bir arayış içindeydi, bulamıyordu ve yoksunluk çekiyordu, özlem duyuyordu. Yalnızlık ve arayış Zebercet’i derinden bir sorgulamaya, yoksunluk ise Zebercet’i gerçek hazların arayışına ve bir an önce yalnızlıktan kurtulmaya sevk ediyordu.
•Mersault ise hissiz(tamamen), duyarsız, algılama yeteneğinden mahrum, sanki sadece özel olarak programlanmış; yani tamamen hayalötesi bir kurgu karakter gibi geldi bana. Ama bu büyük yazarın amacı Yusuf Atılgan’dan çok farklı zaten. Yazar sosyal bir mesaj verme derdinde aslında. İdam meselesinin tutarsızlığını, Arapların isminin zikretmeye dahi layık görülmeyişini, Arapların çok basite alındığını, toplumun farklı insanlara yani aslında kendi gibi olmayan yabancılara farklı davrandığını hatta baskı yaptığını, bu yabancıların da baskı karşısında yaşadığı güçlükleri sembolize etmiş kitap.
•Ben kurgu romanlardan ziyade, belli bir konu üzerinde yazılan kitaplardan, romanlardan sonra daha çok düşünmüşümdür; hatta bazen günlerce düşünmeye devam etmişimdir; bu da kitabın bittikten sonra bile bana hala mesaj vermeye devam etmesinden kaynaklı galiba. İşte bir kitabın bitişinden sonra çok düşünmek, kendini yormak istemeyen okurlar, bu kitapları basit bulabiliyor ya da hak ettiği gibi yüksek puan vermiyor ya da bir daha okumak istemiyor. İşte bu yüzden bu güzel eserlerin hak ettiği değerde okunabilmesi adına okurların daha bilinçli, ufak bir ön araştırma ile, konsantrasyonunu bozmadan, detaylara dikkat ederek okumasını naçizane tavsiye ediyorum.
•Yanlış bir kelam etmişsem cümle hatalar affola.
Saygılar okuma zahmetinde bulunan, vakit ayıran herkese...
111 syf.
·Beğendi·9/10
Adam öldürmekle suçlanıp da annesinin ölümüne ağlamadığı için idam cezasına çarptırılan bir yabancının hikayesi.

Yabancı olmasının nedeni başka bir yerden gelmiş olması değil. O, toplumdan farklı bir insan. Onlardan farklı düşünür ve hisseder. Onun için hiçbir şeyin pek fazla bir önemi yoktur. Evlenmek veya arkadaş olmak önemi olmayan bir şeydir. Ölümün de bir önemi yoktur. Önünde sonunda öleceği için zamanın, yerin veya nasıl olduğunun da önemi yoktur. Fiziksel hisleri, duygularının önündedir.

Tek üzüldüğü an mahkeme salonunda kendisine nedensizce hınç duyulduğu zamandır. Oysa oradakiler yakınlarıdır.
Kendisinin neden böylesine yabancılaştırıldığına anlam verememektedir.

Albert Camus'nün okuduğum ilk eseri ve etkilendim. Diğer eserleri hakkında okuma isteği uyandırdı. Tavsiye ederim, keyifli okumalar.
112 syf.
·1 günde·8/10
Albert Camus’nün, ilk ve en çok ses getiren yapıtıdır. Mersault’un annesinin ölümüyle başlıyor hikâye. Daha sonra Cezayirli bir Arap’ı öldürür ve İdama mahkum edilir.

Mahkemede Céleste'ye Mersault hakkında sorular sorulurken ben de yazar gibi onu alnından öpmek istedim!

Hayatı ve yaşamayı boş gören ve herşeyi kabullenen Mersault’un hikayesini bulacaksınız.

Keyifli okumalar diler yazar hakkında detaylı bilgi almak için bloguma beklerim. https://1yazar1kitap.blogspot.com/...amus-ve-yabanci.html
431 syf.
·38 günde·7/10
Bazı kavramlar vardır, örümcek beyinli insanların ağlarına takılan ve o örümcek beyinlilerin ağlarıyla etrafını iyice sarıp yemleri olarak kullandığı. Bu kavramlar, bu insanların kaleleridir ve hayatları bunlara bağlıdır; bu kaleler ne kadar sağlamsa ve konforluysa, hayatları da o derece güzel ve güvenli geçer... İşte bu kaleler kişiye, zamana ve topluma göre değişiklik gösterir; bazen bir "put" olur bu kale, bazen bir "din", bazen "örf", bazen "ırk", bazen de başka bir zemine dayandırılan "ahlak" olur.....

Açıkçası bu kitap da bu kalelerden birine veya birkaçına zarar verme girişiminde bulunduğundan, kitabın raflara, ellere ve beyinlere kabullenme süreci biraz sancılı olmuş... Kitap 1857 yılında Fransa mahkemelerinde toplumun din ve ahlak ilişkilerine saldırdığı gerekçesiyle yargılanmış ancak beraat etmiştir...

Şimdi bakalım dine (Hristiyanlık) nasıl saldırmış;

"Siz kâfirin birisiniz. Ne dininiz var, ne imanınız!..
— Neden olmasın, benim de dinim var, hem benimki, o türlü türlü hokkabazlıklar, maskaralıklar eden heriflerin hepsininkinden ileri… Bilakis, ben Allah’a taparım. Bizi, vatandaş ve aile babası vazifelerini görelim diye bu dünyaya getiren, adı ne olursa olsun, bir Yüce Varlık, bir Yaradan bulunduğuna inanırım. Ama, kiliseye gidip gümüş tabaklar öpmeye, bizden iyi yiyip içen birtakım soytarıları kesemden beslemeye gereksinme duyamam; çünkü insan Allah’a saygısını bir ormanda, bir tarlada, hatta eski zaman adamları gibi, gök kubbeyi seyretmekle de gösterebilir. Benim Allah'ım Sokrates’in, Franklin’in, Voltaire’in, Béranger’nin Allah'ıdır. Ben Savoie Papazının Amentüsü ile 89 ihtilalinin ölmez prensiplerine taraftarım. Yoksa, bahçesinde elinde bastonu ile dolaşan, dostlarını balinaların karnına yerleştiren, bir feryat koparıp ölen ve üç gün sonra yeniden dirilen bir Tanrı kabul edemem. Bunlar, aslında manasız, üstelik fizik kanunlarının hepsine aykırı şeylerdir; sırası gelmişken söyleyeyim, papazların öteden beri kendileriyle birlikte halkı da sürükleyip bulanık suda boğulmaya zorladıklarına, ne korkunç bir bilgisizlik içinde çürümekte olduklarına bu da bir delildir."

Gördüğünüz gibi kaleye saldırı var ve bu onların hoşuna gitmiyor elbette, işte bütün o tantanalar bundan ileri geliyor.. Gelin birlikte değerlendirelim bunu; bir Yüce Varlık, insana vazife yükleyen, yaradan, saygıyı hak eden ve bu saygıyı belli şekillerde değil içtenlikle (riyasız) isteyen, bilgiden yana olan bir Tanrı'ya inanması; kendilerine köle arayan, yüksek makamlar elde eden, dini makyaj olarak kullanan Tanrı'nın adamları olarak kendini lanse eden kişilere ise inanmaması dine saldırı oluyor.
-din diyorum, çünkü bana göre her dinde böyle bir oluşum var zaten ve bu durum bilinçsiz bir şekilde ( çünkü bazıları kendileri için kesin kanıt niteliğinde olan bulgular elde ederek dinden uzaklaşabiliyor) bazı kişilerin dinden uzaklaşmasına sebep oluyor-
Ben burada taşlanacak bir şeytan göremiyorum yani dine saldıran bir şeytan yok! Bunun yanında dine saldıranlara saldırı var...Ama görebiliyorsan gel de gör...

Şimdi ikinci kısma geçmeden buraya bir dipnot düşmem gerekiyor;
-İşte bakın, bu Hristiyanlık'ta böyle oysa ki, Müslümanlık'ta böyle bir şey yok!
-Gördünüz mü, dinler böyle işte oysa dinsizlikte böyle bir şey yok
Vb. şeyleri aklınızdan bile geçirmeyin çünkü bunun ne Hristiyanlıkla ne de, dinle direkt bir alakası var, çünkü bazıları kişileri de putlaştırarak aynı şeyleri yapıyor zaten.
Ve putlaştırılan kişilere yaklaşmaya çalıştığınızda yüksek voltajlı elektrik akımına kapılır gibi olursunuz! Net yani bu durum... Araştırın görün! Ya da görmüşseniz, deneyin!
Peki ne ile alakası var efendiii, diye bana sorar gibisiniz? Sömürgen (düşünceleri sürüngen) örümcek beyinli insanlarla alakası var! Kısacası kalelere takılmayın içindekilere odaklanmaya çalışın...
(Yukarıda saydığım gruplar arasında mantıksal açından bir fark yok, sadece tuttukları şey farklı, oysa zihni açık insanlar hiçbir zaman bu kalelere sığınmazlar!)

Artık ikinci iddiaya geçebiliriz; "Ahlak" evet ikinci olarak ahlaka saldırı; neymiş bu ahlak zenginlik dürtüsü ve cinsellik arzusu ile dışa açılma (Virginia'nın kulakları çınlasın bir an aklıma dışa yolculuk geldi) yani kısacası evli ve çocuklu bir kadının kocasını aldatması, tam bu noktada konuya biraz daha açıklık getirmek için güncel haberlerden faydalanalım biraz, şöyle ki;
A.T.; yavrumm bebeğim sen nasıl bir şeysin böyle, evli olmasan var ya senin gibi şeker tatlı bal bir kızı hayatta kaçırmazdım gibi..
yani tutup da 1857 yılındaki Fransa'nın ahlak anlayışını araştırmışlığım yok dolayısıyla o konuda kendilerine uygun düşüp düşmediğinin kararını verecek değilim. Varsa bilgisi olan bizimle paylaşıversin.

-bu arada şunu da söyleyeyim zaman zaman görüyorum adam bir bakıyorsunuz belki o konuda açıp okumuşluğu dahi yoktur ama o konunun profesörü olup çıkıyor bir ahkamlar bir ahkamlar ben öyle hayretler içerisinde bakıyorum sadece, neyse-

Ancak böyle durumlarda aklımı dolayısıyla mantığımı ve vicdanımı kullanarak yorumlamaya çalışıyorum;
bizim edebiyatımızda, Gustave Flaubert’in Madame Bovary'si, Lev Tolstoy'un Anna Karenina'sı ve Halit Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu'su bir kategoride değerlendiriliyor, tabii kitabı okumadan önce bunlar hakkında tek bilgim izlememekle birlikte Aşk-ı Memnu dizisi idi ve bildiğim kadarıyla yengesiyle yasak aşk yaşayan bir kişinin hikayesi idi. Açıkçası burada durum bana göre bambaşkaydı yani sadece evli birinin aşkı değildi mevzu, aldatmadan daha önemlisi yengesiyle böyle bir serüvene girmiş olmasıydı. Yani ahlaksızlık denilip aynı kategoriye konulunca bu eserler ben de bu nitelikte bir şey bekliyordum ancak bu eserde öyle bir durum yok sadece evli bir kadının aldatmasından bahsedebiliriz...
Peki neydi bu ateş püskürtmeler, edebiyatın konusu olmasına dahi karşı çıkmalar -bana göre absürt de olsa edebiyata konu sınırlaması getiremezsiniz- "evli kadının aldatması" idi ...

Şu an muhafazakar Türkiye'ye bakıyorum
TUİK (2017) verilerine göre Kadınların aldatma nedeniyle boşanma oranı: Yüzde 32,2
Erkeklerin aldatma nedeniyle boşanma oranı: Yüzde 8,7
-dikkat edin bu resmi makamlara intikal eden ve boşanma ile sonuçlanan oranlar-
ve aynı yıl içerisinde, evlenen çift sayısı 569 bin 459, boşanan çift sayısı ise 128 bin 411 oldu. Şimdi onun hesabını da siz yapın sadece Türkiye'de bir yıl içerisinde kaç erkeğin ve de kadının böyle bir şey yaptığını ve bunun da resmi olarak ispatlandığını bunun yanında mahkemeye intikal edip ispatlanamayanlar, boşanmadan sonuçlananlar ve gizli gizli devam edenleri de düşünerek durumu daha net hale getirebilirsiniz....

Kısacası şunu demek istiyorum hoşunuza gitse de gitmese de size göre ahlaklı bir davranış olsa da olmasa da bu durum hayatın tam merkezine oturan bir gerçek ve Gustave Flaubert de gerçekçi bir yazar olarak bilinir dolayısıyla bu konunun işlenmesi çok doğal... Eğer bu ahlaksızlık ise şu an Türkiye'deki ahlaksızların hayatınızı ne kadar sardığını da bir düşünün ve gerçeklerle yüzleşin...

"Nurullah Ataç:
Gustave Flaubert en titiz sanatkârlardandır. Her cümlesi üzerinde saatlerce, günlerce çalıştığı söylenir. " demiş. Buna katılıyorum. Kesinlikle çok yüklü cümleler oluşturduğuna şahit oldum ve kalemini beğendim.

Romanın yazım kurgu kısmına gelince, olayların kopukluğunu fazlasıyla hissettim bazen sanki hikayeden hikayeye atlıyormuşum gibi bir izlenime kapıldım tabii eseri bitirdiğinizde olay kafanızda berraklaşır bunu da belirtmekte fayda olduğunu düşünmekteyim...

Üzerinde durulan konular, yasak aşk, duyguları matlaştıran evlilik, cinsellik (sadece duygu kısmı yoksa Masumiyet Müzesi'ndeki gibi detaylı değil yani :)), zenginliğe ulaşma düşüncesinin duygular üzerindeki etkisi, kadın ile erkek arasındaki aşkta kadının bu aşka bakışı ve erkeğin aynı aşka bakışı arasındaki fark, küçük dünyalarda oluşan mutluluğun körleştirdiği algı gibi.. bu konularda düşünmenizi ve fikir üretmenize olanak sağlayabilir...

"Sonu kendi ölümüyle noktalanan her şeyi riyasız görür, saygı duyarım."
110 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Özeleştiri ile başlayayım.Bu kitabı okurken kendime çok kızdım. "Nasıl olur da böyle bir kitabı bugüne kadar okumadım " diye. Sayfaları çevirdikce kendime kızdım, bölümleri bitirdikçe kendime kızdım.Ama okumayışımın sebepleri vardı.İşin aslı ben bu kitabı felsefî bir roman olarak düşündüğüm için uzun yıllar okumadım.Çünkü daha önce okumuş olduğum bazı felsefî romanlarda, okudukça kelimeler artar, okudukça sayfalar azalmak yerine çoğalır ve bitmek bilmezdi.Bu önyargılarla kitaba başladım.

Önyargıyla kitaba başladım ama daha ilk sayfada Albert Camus bu önyargımı kırmayı başardı.Yarattığı karakter daha ilk sözüyle sizi kendine bağlıyordu ve peşine takılıp gidiyordunuz.Yazar, kelimeleri öyle özenli ve düzgün bir şekilde dizmiş ki, her cümlede ayrı bir güzellik çıkartmış ortaya.Yazarın dili gayet açık ve süsten uzak.Romanda anlatılanlar kahramanın gözünden öznel olarak anlatılmış.Bence bu,anlatımı daha çekici kılmış.Birinci bölüm bittiğinde Albert Camus hayranı olmuştum bile.

Romanın teması, insanın, yaşanılanlara, dış dünyaya,hayata, ölüme ve kendisine yabancılaşmasıdır.

"Bugün annem öldü.Belki de dün, bilmiyorum. " diyerek başlıyor bu kısa roman(110 sayfa)Baş karakter Meursault, bu sözlerinden de anlaşılacağı gibi umursamaz, dünyayı ve yaşamayı boş gören ve her seyi kabullenen birisi.Öyle vurdumduymaz ki yok yere başını belaya sokabiliyor. Bu umursamaz tavrına yer yer kızsam da, Meursault karakterini ve anlatılan hikayeyi çok sevdim.

Albert Camus, " Hayat yaşamaya değmez. " diyor. Ona göre hayat, toplum ve her şey saçma.Varoluşçu felsefenin absürd/ saçma kavramını ve kendi ideolojisini kahramanı Meursault yoluyla romanında çok güzel yansıtmış.

Kesinlikle tavsiye edilir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Samih Tiryakioğlu
Unvan:
Çevirmen, Gazeteci
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1909
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 8 Şubat 1995
1909 yılında İstanbul'da doğan Samih Tiryakioğlu Tiryaki Hasan Paşanın torununun oğlu Bülent beyin oğludur. Nişantaşı ve Galatasaray Sultanilerinde Fransızca okudu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne bağlı Gazetecilik Enstitüsü'nden mezun oldu. Strasbourg Üniversitesi Milletlerarası Gazetecilik Yüksek Öğretim Merkezi'ni bitirerek on dört yıl bu kuruluşun yönetim kurul üyeliğini yaptı. 1943 yılında Ulus gazetesine çevirmen olarak girdi. 1947 yılında Hürriyet Gazetesine geçerek yazı işleri müdürü oldu ve aynı dönemlerde İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsünü bitirdi. Haldun Simavi ile bir sürtüşmeden sonra gazeteciliği bıraktı ve hayatının sonuna kadar çevirilerle meşgul oldu. Samih Tiryakioğlu klasik ve modern dünya edebiyatı, hukuk, iktisat, tarih, din politika gibi konularda yüze yakın eseri, örneğin Diriliş, Dr. Jivago, Anna Karenina, Madam Bovary, Parma Manastırı, Rüzgar Gibi Geçti, Harp ve Sulh, İzlanda Balıkçısı gibi ve daha birçok dünya klasiğini dilimize çevirdi. Gazeteciler Cemiyeti tarafından verilen 1986 Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü'ne layık görüldü. Samih Tiryakioğlu 8 Şubat 1995'de İstanbul'da öldü.

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 27.818 okur okudu.
  • 434 okur okuyor.
  • 10.291 okur okuyacak.
  • 231 okur yarım bıraktı.