Samih Tiryakioğlu

Samih Tiryakioğlu

YazarÇevirmen
8.2/10
13,9bin Kişi
·
70,6bin
Okunma
·
15
Beğeni
·
3.448
Gösterim
Adı:
Samih Tiryakioğlu
Unvan:
Çevirmen, Gazeteci
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1909
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 8 Şubat 1995
1909 yılında İstanbul'da doğan Samih Tiryakioğlu Tiryaki Hasan Paşanın torununun oğlu Bülent beyin oğludur. Nişantaşı ve Galatasaray Sultanilerinde Fransızca okudu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne bağlı Gazetecilik Enstitüsü'nden mezun oldu. Strasbourg Üniversitesi Milletlerarası Gazetecilik Yüksek Öğretim Merkezi'ni bitirerek on dört yıl bu kuruluşun yönetim kurul üyeliğini yaptı. 1943 yılında Ulus gazetesine çevirmen olarak girdi. 1947 yılında Hürriyet Gazetesine geçerek yazı işleri müdürü oldu ve aynı dönemlerde İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsünü bitirdi. Haldun Simavi ile bir sürtüşmeden sonra gazeteciliği bıraktı ve hayatının sonuna kadar çevirilerle meşgul oldu. Samih Tiryakioğlu klasik ve modern dünya edebiyatı, hukuk, iktisat, tarih, din politika gibi konularda yüze yakın eseri, örneğin Diriliş, Dr. Jivago, Anna Karenina, Madam Bovary, Parma Manastırı, Rüzgar Gibi Geçti, Harp ve Sulh, İzlanda Balıkçısı gibi ve daha birçok dünya klasiğini dilimize çevirdi. Gazeteciler Cemiyeti tarafından verilen 1986 Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü'ne layık görüldü. Samih Tiryakioğlu 8 Şubat 1995'de İstanbul'da öldü.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
112 syf.
·1 günde·8/10 puan
Albert Camus’nün, ilk ve en çok ses getiren yapıtıdır. Mersault’un annesinin ölümüyle başlıyor hikâye. Daha sonra Cezayirli bir Arap’ı öldürür ve İdama mahkum edilir.

Mahkemede Céleste'ye Mersault hakkında sorular sorulurken ben de yazar gibi onu alnından öpmek istedim!

Hayatı ve yaşamayı boş gören ve herşeyi kabullenen Mersault’un hikayesini bulacaksınız. Karakterler yanıbaşınızda yaşamış hissine kapılıyorsunuz okurken

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
111 syf.
Camus ve Sartre’ın isimleri çoğunlukla birlikte anılır. İkisi de Edebiyat dalında Nobel kazanmıştır. Sartre daha yaşlı olmasına rağmen, Camus daha erken erişmiştir bu ödüle. Edebiyat denilince Camus’yu kıyas götürmeyecek şekilde farklı bir yere koyarım ben. Benim nazarımda Camus, birkaç gömlek üstündür Sartre’dan.

“Yabancı” bizim ülkemizde de çok okunan eserlerden biridir. Ve genel çerçevede, bizdeki edebiyat çevrelerince idam karşıtı en sert romanların başında kabul edilir. Zira romanda polisin ve adli mekanizmanın berbatlığı, her an hata yapmaya müsait yapısı çok güzel verilmiş. Bu bile idam karşıtı olmak için yeterli olabilir.

"===== Spoiler ======="

Romanın özeti; anti-sosyal, Meursault adında bir Fransız basit bir olay sonunda bir Cezayirli Arap’ı öldürür. Yargılamanın sonucunda İdama mahkum edilir.

Bu yargılama sürecinde, Meursault’nun anti sosyalliği, annesinin ölümüne ve hayatında cereyan eden tüm olaylara karşı umursamaz, bir absürtlük sınırına varacak denli kayıtsız-tepkisiz olması çok güzel verilmiş. Hatta savcı, Meursault’yu Arap’ı öldürdüğünden çok, bu kayıtsızlığından dolayı suçlar. Mahkeme adeta bu sorumsuzluğun-tepkisizliğin yargılanmasıdır.

Bu romanı ilk okumamı 1984-85 yıllarında yapmıştım. Bu son okumamda en çok dikkatimi çeken nokta, romanın her aşamasında ölen kişinin sıradan bir Arap olarak küçümseniyor olması, herkese adıyla seslenilirken maktulün adının olmayıp sadece -Arap- olmasıydı. O zamanlar dikkatimi çekmemiş ya da bu ince ayrıntıyı görecek bilince sahip değilmişim. Bu durum okurda, katilin idamına karşı bir direnç, ortada maddi bir hata var, hissi uyandırıyor. En azından bende böyle oldu.

İkinci kez okumama sebep olan şey, bir yerde okuduğum bir yorumda, bir Arap okurun “Camus, sömürge Cezayir’inde bir Arap’ın, hele de bir Fransız’ı bıçaklamış olanının, öldürülmesi suç sayılmadığı halde, böyle hayali bir mahkeme kurup, sömürgeci Fransa’yı, olmayan özellikler uydurup, temize çıkarmakla” suçlaması, devamında “Camus’nun Cezayirli olmasını saçma bulup doğduğu, büyüdüğü toprakların dilleri olan Arapça ya da Berberice konuşamayan Cezayirli mi olur, o kolonyalist, ortalama bir Fransız’dan başka bir şey değildi ve Cezayir bağımsızlık hareketine mesafeli bir Parislidir,” yazmış olmasıydı.

İşin siyasal yanını bir kenara koyuyorum.

Hiç kuşku yok ki, bu eser farklı okuma biçimleriyle yorumlanabilecek kült bir eserdir. Varoluşcu okumalarla yapılan değerlendirmelerde “yabancı” Meursault’dur. Bizim edebiyat çevrelerimizde de, Z.Demirkubuz’un bu eserden hareketle yaptığı “Yazgı” filminde de “yabancı” olarak Musa’ya vurgu yapılır.

Bir zamanlar böyle düşünmüş olsam da bu ikinci okumamdan sonra konuya farklı bakıyorum. Bu romanın “yabancı”sı bir ismi olmayan Arap’tır. Meursault’un ateş ettiği bu isimsiz Arap'ta vücut bulan şey, kahramanın içindeki saplantılı anne arzusudur. Öldürmek istediği işte bu saplantılı anne arzusudur. Burada gösterdiği aşırı tepki, tüm roman boyunca hissettiğimiz tepkisizlikle çelişir. Her şeyi saçma bulur. Sorumsuz ve tepkisizdir Meursault. Eğer Arap kurbanına bir kez ateş etseydi, romanın içimizde bıraktığı duygu değişmezdi. Ama üst üste ve nefretle ateş eder. Annesine duyduğu saplantılı arzuyu vücut bulduğunu düşündüğü Arap'la beraber öldürür ve eski kayıtsız, nihilist haline döner. Ölen insan için, tüm dile getirildiği mahkeme boyunca, bir kez bile üzülmemiş olması onun nihilizme geri dönüşüdür. Hem mahkemede hem çevresinde bu şekilde yargılanması ancak böyle bir değerlendirmeyle anlam kazanır.
111 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
YouTube kitap kanalımda Albert Camus'nün hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: https://youtu.be/-_X3xWwwAoA

Yönetmen Akira Kurosawa'nın yine yönetmen Ingmar Bergman'a bir mektubu vardır, o mektubun içerisinde şöyle bir kısım geçer:

"İnsan, bir bebek olarak doğar, bir çocuk olur, hayatının baharını yaşar ve nihayet hayatın kapanışını yapmadan evvel bebekliğe geri döner. Bu, bence, mükemmel yaşam biçimidir.”

Peki nedir bu mektubun Camus ile alakası? Nedir Sisifos'un direnişi? Nedir Meursault'u her şeye karşı yabancı hissettiren? Nedir Sartre'ın Camus ile alıp veremediği? Nedir bireysel olarak başkaldırmak? Nedir "saçma"? Bu incelemede Camus'nün ve onun zirve noktalarından biri olan Yabancı kitabının nasıl okunması gerektiği hakkında bir konuşalım derim.

Sadece 5-10 dakikanızı ayırıp bu incelemeyi sonuna kadar okuduğunuz takdirde belki de haftalarınızı alacak Camus okumalarınızı daha bilinçli yapabilir ve onun anlaşılmazmış gibi gözüken detaylarını anlamlandırma konusunda iyi bir yol alabilirsiniz. Daha çok okurun bu rehberden faydalanabilmesi için de bu yazıyı paylaşabilirsiniz, emeğe saygı +rep.

Hani başta bir mektuptan bahsetmiştim ya, hah işte. Camus de aynı bizim gibi bir bebek olarak doğdu, bir çocuk oldu, hayatının baharını yaşadı ve nihayet hayatının kapanışını yapmadan evvel bebekliğine geri döndü. Onun bebekliği Tersi ve Yüzü'ydü, onun çocukluğu Sisifos Söyleni'ydi, hayatının baharı Başkaldıran İnsan'dı ve en sonunda hayatının kapanışını yapmadan evvel İlk Adam kitabı ile bebekliğine geri döndü. Çünkü “Bir gün Tersi ve Yüzü’nü yeniden yazmayı başaramazsam, hiçbir şey başaramamış olacağım.” dedi ve başardı. Tersi ve Yüzü'nü yeniden yazdı. Bu, bence, mükemmel bir yaşam biçimiydi.

Camus diğer filozoflara benzemiyordu. Diğer filozoflar varoluşçuluk, acı, özne-nesne, varlık, mantık gibi şeyler diyorken Camus "deniz, yağmur, yaz, güneş, kum, çiçek, böcek" gibi şeyler diyordu. Niye böyle şeyler diyordu Camus? Camus bir turizmci miydi? Tam olarak öyle değil... Ona göre insanın "Tersi ve Yüzü", onun dünya ile olan başbaşalığı olmalıydı. Tanrı düşüncesi aradan çıkartılıp tamamen dünyanın insana vaat ettiklerine odaklanmalıydı insan. Bunu yaptığında da dünyanın anlaşılmaz olduğunu, onun üzerine kafa yormanın gereksiz olduğunu ve bizim için biçilmiş roller neyse, Sisifos'un kendi kayasıyla olan başbaşalığı gibi kendi rolümüzü oynamaya devam etmemiz gerektiğini düşünmüştü. Ne de olsa Camus'den yüzlerce yıl önce yaşamış olan Shakespeare koymuştu noktayı : "Bütün dünya bir sahnedir / Kadın, erkek bütün insanlar da oyuncular." diyerek...

Absürttü insan ona göre. Yani uyumsuz, saçma, uygunsuz, yersiz, hissiz, duyusuz. Hani şu Zeki Demirkubuz'un Yazgı filmindeki Musa gibi. O halde izniniz olursa hadi biraz "yabancı"laşalım artık!

Hepiniz duymuşsunuzdur bu efsane kitabın giriş cümlesini: "Bugün annem öldü, ya da dün, bilmiyorum."

Bir kitabı ana dilinden değil de çeviri olarak okuduğumuzda neler neler kaybediyoruz biliyor musunuz? Gelin size bunun boyutunu çok kısaca anlatayım. Üstte yazdığım cümlenin Fransızca orijinali tam olarak şu şekilde:

"Aujourd'hui maman est morte. Ou peut-être hier, je ne sais pas"

Fransızca'da "annem"in karşılığı "ma mère" iken, Camus burada neden "maman" kelimesini kullanmış ola ki? Çünkü "ma maman" bir Fransız okuduğunda adeta küçük bir çocuk söylüyormuş gibi "anneciğim" demekmiş. Yani SSKlı, maaşlı, yemekli ve esnek çalışma saatleri olan bir işle birlikte düzgün bir hayata sahip olduğunu düşündüğümüz Meursault, aslında yetişkin bile olamamış ve ölüme karşı hala bir çocukmuş gibi bakan bir çocuk-adam'dan ibaret. Hani şu Çiğ Köfteci Ali Usta hep öyle diyor ya, aklınızda da öyle kalsın. (bkz : öğrenildiğinde ufku iki katına çıkaran şeyler) Durun daha bitmedi...

"Ma maman" demiştim. E peki yukarıdaki cümlede Fransızca'daki iyelik eki olan "ma" nerede? Yok! Çünkü Meursault annesine hiç sahip değildi ki onu kaybetsin! Bir şeye sahip olmadığınızda onu kaybedemezsiniz değil mi? MUH-TE-ŞEM. Queen'in Bohemian Rhapsody şarkısında Freddie Mercury'nin "Mamaaaaa uuuuuuu" derkenki zevkini alıyorum şu an bunları yazarken.

Yabancılaştıktan sonra Camus, Descartes'ın “Düşünüyorum öyleyse varım” felsefesini "Başkaldırıyorum, öyleyse varız" haline çevirip kendi bireysel başkaldırı düşüncesini oluşturdu. Komünizm ve devrimcilik düşünceleri yüzünden yanından ayrılmayan arkadaşı Sartre ile kavga etti. Sartre, Camus'ye "Ya bu Camus zaten Tanrı'yı reddedip bir de üstüne çok Tanrılı bir Yunan mitinden yararlanıyor" dedi. Biraz haklıydı. Ama sonuçta "saçma"ydı her şey, bu da "saçma"ydı. İnsan da belki olası bir Tanrı'nın pompalı tüfeğinden saçılmış bir "saçma" olabilirdi...

Veba ile bireysel yazgıyı, evrensel bir yazgıya dönüştürdü. Sıkıyönetim ile veba virüsünü somut bir şekilde kişileştirdi.
Düşüş ile 50 katlı bir binadan düşerkenki düşüşünü fark edemedi, yere çakıldı.
İlk Adam ile başladığı yer olan Tersi ve Yüzü'ne, başladığı yer olan Cezayir'e, başladığı yer olan bebekliğe geri döndü. Bu, bence, mükemmel bir yaşam biçimiydi!

İsterseniz bütün bu yazdıklarımı ve diğer detayları bir video olarak da izleyebilirsiniz: https://youtu.be/-_X3xWwwAoA

“Aşırı tutkulu bir Camus hayranı olmak istiyorum ve ona dair pek çok kitabı okumak istiyorum” okuma sırası bence şöyle olmalı:

Tersi ve Yüzü (1937)
Yaz (1939-1953)
Düğün-Bir Alman Dosta Mektuplar (1938)
Defterler 1 (1935-1942)
Sisifos Söyleni (1942)
Mutlu Ölüm (1937 - 1971’de yayımlanıyor)
Yabancı (1942)
Defterler 2 (1942-1951)
Denemeler (1944-1950)
Başkaldıran İnsan (1951)
Veba (1947)
Sıkıyönetim tiyatrosu (1948)
Defterler 3 (1951-1954)
Düşüş (1956)
Sürgün ve Krallık (1957)
İlk Adam (1994)

“O kadar detaya gerek yok, Camus’nün en önemli kitaplarını okusam da bana yeterli olur” okuma sırası ise bence şöyle olabilir:

Tersi ve Yüzü (1937)
Yaz (1939-1953)
Sisifos Söyleni (1942)
Mutlu Ölüm (1937 - 1971’de yayımlanıyor)
Yabancı (1942)
Başkaldıran İnsan (1951)
Veba (1947)
Sıkıyönetim tiyatrosu (1948)
Düşüş (1956)
İlk Adam (1994)

Ek olarak okuyabileceğiniz bazı yardımcı kitaplar ve öznel önerilerimden oluşan bir kitap seçkisi:
- Ali Osman Gündoğan, Albert Camus ve Başkaldırma Felsefesi
- Bertell Ollman, Yabancılaşma
- William Barrett, İrrasyonel İnsan
- Rollo May, Kendini Arayan İnsan
- Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı

Daha çok okurun bu rehberden faydalanabilmesi için bu iletiyi paylaşabilirsiniz, emeğe saygı +rep. Keyifli ve Camus'nün "saçma"larının arasında kendi saçmalıklarınızı fark edebileceğiniz, bunları da içinde bulunduğunuz dünyayla eşitleyebileceğiniz meraklı okumalar dilerim.
119 syf.
·2 günde·9/10 puan
Her ne kadar tavsiye üzerine kitap okumaktan hoşlanmayan bir okur olsam da bazen kitapla ilgili görüşlerine değer verdiğim birinin güzel bir yorumunu gördüğümde veya kitapta geçen ve beni düşünmeye sevk eden bir cümle gördüğümde o kitaba karşı kayıtsız kalamıyorum. Albert Camus'nun Yabancı isimli bu kitabını da Mustafa A.'ın şu #26344396 incelemesi sayesinde okuma kararı aldım. Öncelikle kendisine teşekkür ederek incelemeye başlamam gerekir...

Kitaba dair beni okumaya sevk eden ikinci özellik ise, kitapta geçen "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesi oldu. Çok etkileyici bir cümle gibi geldi ilk gördüğümde. Böyle bir cümlenin geçtiği bir kitabın son derece güzel olduğuna kanaat getirdim. Sonra öğrendim ki, "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesi kitabın ilk cümlesiymiş. Bildiğiniz üzere, bir kitabın ilk cümlesi son derece önemlidir. Kitapla ilgili önemli bir "tavsiye mektubu"dur.

"Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." cümlesini okuduğumda, bu cümleyi kuran kişinin annesinin ölümü karşısında son derece üzülmüş ve yeis içerisinde böyle bir cümle kurduğunu düşündüm. "Ulan adama bak, annesinin ölümü sebebiyle hangi günde olduğunu bile unutmuş. Bu nasıl bir acıdır?" diye düşündüm. Oysaki kitabımızın ana kahramanı Meursault hiç de bu düşünceye sahip bir kişi değilmiş. Meusault, herkese, en çok da kendisine yabancı bir karakter. "İnsanların hayatları farklı değildir ki, herkes aynı yaşar," diyebilecek kadar rasyonel, cinayetten sorgulanırken bile karşısındakileri irdeleyen onların her şeyi bu kadar önemliymiş gibi yaşamalarına şaşıran bir yabancı... Meursault aynı zamanda topluma ve toplumu oluşturan insana dair ve yine toplumca oluşturulmuş değer yargılarına karşı uyumsuz biri. Sabahattin Ali'nin tabiriyle, kendi kafasının içinde yaşayanlardan. Biraz Raif Efendi, biraz aylak adam Bay C., biraz da Raskolnikov...

Kitabın belirli bir konusu olduğunu söyleyemeyeceğim sizlere. Özellikle şu konuyu işliyor diye bir tahlil yapmam mümkün değil. Yazarın da öyle bir niyeti olmamış zaten... Fakat kendisine bile yabancı olan bir adamın hayat karşısında ne kadar uzaktan bir bakış açısına sahip olabileceğini ne kadar yabancılaşabileceğini göreceksiniz kitabı okuduğunuzda. Öyle ki, annesinin ölümünde bile ağlamayan bir adam var karşınızda... Öyle ki, mahkeme salonunda bile son sözü sorulduğunda son bir sözünün olmadığını söyleyecek kadar kararlı bir adam... Öyle ki, ölüm cezası verildiğinde bile tanrı inancına sahip olmadığını ve asla affedilmeyi istemeyeceğini defalarca söyleyen bir adam... Bu yönüyle herhangi metafizik bir inanç olmadan da erdemli olunabileceğini göstermekte. Son derece önemli buluyorum bu duruşunu...

Kitapta hoşuma giden kısımlardan birisi de Meursault'un kadın-erkek ilişkilerine ve evliliğe dair olan bakış açısıydı. 43'üncü sayfada geçen şu cümle kahramanımızın bakış açısını önümüze sunuyor. Çok ilginç bir bakış açısı olduğu için paylaşma gereği hissediyorum: ''Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. Benim için fark etmediğini, eğer o istiyorsa evlenebileceğimizi söyledim. O zaman da onu sevip sevmediğimi sordu. Ben de yine daha önceki gibi cevapladım, bunun bir anlamı olmadığını, ama elbette onu sevmediğimi söyledim. ''Öyleyse neden benimle evleneceksin?'' dedi. Ben de ona bunun bir önemi olmadığını ama o arzu ediyorsa evlenebileceğimizi söyledim. Zaten bunu isteyen oydu, bana düşen de evet demekti. O da evliliğin ciddi bir iş olduğunu belirtti. Ben, ''Yoo,'' diye cevap verdim. Bir an sustu, ses çıkarmadan yüzüme baktı. Sonra konuştu. ''Aynı biçimde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı öneride bulunsa kabul eder miydin, onu öğrenmek istiyorum'' dedi. ''Elbette ederdim'' dedim. O zaman, ''Ben seni seviyor muyum acaba?'' diye sordu. Ben de ''Bu konuda hiç düşünmedim'' diye karşılık verdim. Yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni kesinlikle bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı nedenlerden ötürü benden nefret de edebileceğini mırıldandı. Bunlara ekleyeceğim bir sözüm olmadığı için susuyordum. Gülümseyerek kolumu tuttu, "Seninle evlenmek istiyorum," dedi. Ben de, "Ne zaman istersen evleniriz, dedim.?"

Son derece ilginç bir karakter gördüğünüz üzere Meursault. Ancak gönülleri fethedecek bir duruşa da sahip. Mesela hakkında verilen ölüm cezası karşısında bile sükunetini koruyup hakimin, savcının, avukatın ve jandarmanın hal ve hareketlerini irdeleyebiliyor. Sayfa 97'de yer alan cümlesi aynen şu şekilde: "Fransız halkı adına genel bir meydanda kafamın kesileceğini söyledi. İşte o zaman, bütün yüzlerde okumakta olduğum hissin niteliğini anlar gibi oldum. Saygı hissiydi bu galiba. Jandarmalar bana çok yumuşak davranıyorlardı. Avukat elini bileğime koydu."

Kitapta çok fazla altını çizdiğim yer oldu. Camus gerçekten de değerli bir yazar ve daha çok okunmayı hak ediyor. Baş kahramanımız Meursault'a mahkeme tarafından verilen ölüm cezasından sonra Camus'nun bu cezayı eleştirdiği kısımlar da oldukça etkileyiciydi.

Gerçekten de suçlu bir kişiye suçu her ne olursa olsun ölüm cezası vermek ne kadar doğrudur? Tarihin her döneminde tartışılmış bir soru bu. Cevabı hemen verilecek basitlikte bir cevap değil. Son derece gelişmiş ve demokratik olduğunu düşündüğümüz birçok toplumda ölüm cezası hala yasal. Örnek olarak bu topluma ABD'yi gösterebiliriz. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde ölüm cezası kesin olarak kaldırılmış ve yaşam hakkı her şeyin üzerinde bir hak olarak tanınmışsa da ölüm cezasını savunan birçok kişiyi hala çevremizde görmek mümkün. Unutulmamalıdır ki, bir kişiye ölüm cezası vermek o kişinin düzelmesi ve topluma karışması için elinden tüm imkanları almak anlamına gelecektir. İnfaz Hukuku'nun temel prensibi mahkum olan kişilerin yeniden topluma kazandırılmasına olanak sağlamaktır. Albert Camus da ölüm cezasına alternatif çözümler bulmaya çalışmış ve bu kitabında ölüm cezasına eleştiri getirmiştir.

Netice itibarıyla, oldukça beğendiğim bir kitap oldu. Yazarın dili de sade ve anlaşılır bir dil olduğundan kararlı olunursa bir günde bitirilebilecek bir eser. Elbette hepinize tavsiye ediyorum.
111 syf.
·Beğendi
Toplum ve toplumu oluşturan insana dair ve yine toplumca oluşturulmuş değer yargılarına karşı uyumsuz olan kahramanın topluma yabancılaşmasını, toplumu oluşturan diğer bireylerce ötekileştirilmesini konu alan varoluş felsefesine ve insan algısına dair düşündükçe derinleşen müthiş bir eser. Kitabı okuduktan sonra aldığınız lezzet okurken aldığınızdan daha fazladır.
111 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10 puan·Ne Okusam'dan
•Albert Camus 1957 Nobel Edebiyat Ödüllü, kalemini ve mesajını hayretle okuyacağınız, mutlaka okumanız, tanışmanız gereken bir yazar.
•Yabancı ise yazarın en çok bilinen ve okunan eseri. Yabancı eseri, bana Yusuf Atılgan’ın tarzını fazlasıyla hatırlattı; konu nerdeyse aynıydı zaten. İki kitabı peş peşe okumam da sadece şans değildi tabiki; sizlerin de okuyacaksanız yine benim gibi peş peşe okumanızı tavsiye ederim.
•Eser boşlukta, kaygısızlık ve düzensizlik içerisinde süregelen bir karakterin hayatını anlatmakta; yine Sigmund Freud’dan etkilenmiş psikoloji tarzında yazılmış bir eser. Bu tarz eserlerin mistik bir yanı ve ilginç bir tadı oluyor ve eser bittiğinde de kendinizi biraz tuhaf hissediyorsunuz.
•Ana karakterimiz Mersault neden yaşadığını, neden öleceğini, hatta hayatın en ufak bir nedenini veya acabasını düşünmeyen, her şeye kayıtsız kalan, hayatının sonlarına doğru mecburiyetten bi nebze sorgulamaya çalışsa da sosyal hayattan tamamen kopmuş, sadece kendi kafasının içinde yaşayabilen birisi olarak dünyaya ve insanlara yabancı bir karakterdir.
•Mersault tam olarak tanımadığı birisiyle, sırf onu kırmamak adına arkadaş olacak, istemediği halde ona yardım edecek, her şeyi sorgulamadan kabullenebilecek, kız arkadaşının evlilik teklifine bile sorgulamadan evet diyebilecek ve hatta annesinin ölümüne bile üzülemeyecek. Şimdi bütün bunlar da neden ve böyle bir karakter acaba günümüzde gerçek olabilir mi diyeceksiniz?
•Mersault karakteri, Anayurt Oteli’ndeki Zebercet karakterinden biraz daha farklı geldi bana. Zebercet bazı şeyleri elde etmek istiyordu, bir arayış içindeydi, bulamıyordu ve yoksunluk çekiyordu, özlem duyuyordu. Yalnızlık ve arayış Zebercet’i derinden bir sorgulamaya, yoksunluk ise Zebercet’i gerçek hazların arayışına ve bir an önce yalnızlıktan kurtulmaya sevk ediyordu.
•Mersault ise hissiz(tamamen), duyarsız, algılama yeteneğinden mahrum, sanki sadece özel olarak programlanmış; yani tamamen hayalötesi bir kurgu karakter gibi geldi bana. Ama bu büyük yazarın amacı Yusuf Atılgan’dan çok farklı zaten. Yazar sosyal bir mesaj verme derdinde aslında. İdam meselesinin tutarsızlığını, Arapların isminin zikretmeye dahi layık görülmeyişini, Arapların çok basite alındığını, toplumun farklı insanlara yani aslında kendi gibi olmayan yabancılara farklı davrandığını hatta baskı yaptığını, bu yabancıların da baskı karşısında yaşadığı güçlükleri sembolize etmiş kitap.
•Ben kurgu romanlardan ziyade, belli bir konu üzerinde yazılan kitaplardan, romanlardan sonra daha çok düşünmüşümdür; hatta bazen günlerce düşünmeye devam etmişimdir; bu da kitabın bittikten sonra bile bana hala mesaj vermeye devam etmesinden kaynaklı galiba. İşte bir kitabın bitişinden sonra çok düşünmek, kendini yormak istemeyen okurlar, bu kitapları basit bulabiliyor ya da hak ettiği gibi yüksek puan vermiyor ya da bir daha okumak istemiyor. İşte bu yüzden bu güzel eserlerin hak ettiği değerde okunabilmesi adına okurların daha bilinçli, ufak bir ön araştırma ile, konsantrasyonunu bozmadan, detaylara dikkat ederek okumasını naçizane tavsiye ediyorum.
•Yanlış bir kelam etmişsem cümle hatalar affola.
Saygılar okuma zahmetinde bulunan, vakit ayıran herkese...
112 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Meursault "işte yeri burası" diye konumlandırabileceğiniz bir karakter değil. Kafanızda nereye yerleştirirseniz sanki oraya ait değilmiş gibi hissettiriyor. Boşvermişlik, başıma ne geldiyse çekerim düşüncelerinin yoğun olduğu biri.Davranışlarını anlamlandırmak çok zor. Ama gerçekten birinin her davranışını, sözünü kendimizce anlamlandırmak zorunda mıyız?
Kişileri olduğu gibi kabul edemiyoruz nedense. Kendimize uygun cevaplar alamıyorsak yerden yere vurarak eleştirmeyi seviyoruz. Herkesi tek bir kalıba sokma, herkesten aynı soruları- cevapları duyma ihtiyacı hissediyoruz. Neden bu zorlama?
Herkes tanrıya inanmalı mı?
Herkes cenazelerde ağlamalı mı?
Gözyaşı dökmeden üzgün olunamıyor mu?
Duygularımızı toplum önünde adeta bir oyuncu gibi sergileme zorunluluğu mu var?
'Normal' kime, neye göre belirliyor ?

Bazen duygularımızı sadece içimizde, belki de kendimizin bile farkında olmadığı derinliklerde yaşayabiliriz. Bazen de cevaplarımız sadece 'canım istemiyor'dur. Altında neden olmaksızın...
Bir başkasının söz ve davranışlarını doğru- yanlış olarak yargılama hakkını kendinde görmek nasıl bir kendini beğenmişliktir ?

Aslında Meursault sahip olduğu düşüncelerde yalnız değildi. Ancak bizler bunları sesli dile getirecek olursak , gelecek olan tepkilerden korkuyoruz. Çoğu zaman sessiz kalıyoruz. Düşüncede bırakıyoruz. Hatta daha kötüsü bu düşünceleri yok sayarak bastırma eğilimine giriyoruz. Bu yüzden de onun yüzleşmek zorunda kaldığı şeylere maruz kalmıyoruz.

Her şeyi kabullenmiş bir Meursault görüyoruz. Ama işlenen bir cinayetin geri planda kalıp başka şeylerin ön plana çıkarılmasını ben kabullenemiyorum..

Yazarın toplum eleştirisi çok yerindeydi. Özellikle toplum dayatmalarının, yargıya taşınmasının yersizliğini ve haksızlığını çok iyi gösteriyor bizlere.
Etkileyeci ve düşündürücü bir kitap. Herkese okuması için tavsiye edebilirim. Keyifli okumalar.
111 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Adam öldürmekle suçlanıp da annesinin ölümüne ağlamadığı için idam cezasına çarptırılan bir yabancının hikayesi.

Yabancı olmasının nedeni başka bir yerden gelmiş olması değil. O, toplumdan farklı bir insan. Onlardan farklı düşünür ve hisseder. Onun için hiçbir şeyin pek fazla bir önemi yoktur. Evlenmek veya arkadaş olmak önemi olmayan bir şeydir. Ölümün de bir önemi yoktur. Önünde sonunda öleceği için zamanın, yerin veya nasıl olduğunun da önemi yoktur. Fiziksel hisleri, duygularının önündedir.

Tek üzüldüğü an mahkeme salonunda kendisine nedensizce hınç duyulduğu zamandır. Oysa oradakiler yakınlarıdır.
Kendisinin neden böylesine yabancılaştırıldığına anlam verememektedir.

Albert Camus'nün okuduğum ilk eseri ve etkilendim. Diğer eserleri hakkında okuma isteği uyandırdı. Tavsiye ederim, keyifli okumalar.
640 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10 puan
"Halam ütü yapıyor ...Halam hep ütü yapar çünkü o çamaşır yıkamak ve ütü yapmak göreviyle bu dünyaya gelmiş bir melek :)..hep dışa kıvrılmış kısa çorapları var ayağında ..sanırım halamin ayakları yok :)..Halam hep pilili etekle dolaşıyor, hiç pantolonu yok ...elbisesi de ..doğuştan pilili etekli halam :)
.. ay benim teni esmer kalbi bembeyaz halam.... Z z Gabor hayrani ,Klimanjaronun karlarının da aglayan ,Audrey Hapbourne duruşlu ..evimizin gönüllü kölesi halam ...babannem diyorki
_Bakma onun Klimanjaro 'ya ağladığını,,"o aslında doktor jivago ya aşık "

Işte.doktor jivagoyu ilk duyduğum an o an :) kimdi bu "jivago "?ben bir doktor tanıyorum o da ayhan amca! Nami diğer "essekli doktor " bisikleti eşşek diye adlandırdığım yaslarim, bacaklarim raşitik ,demişler yürümesi zor ...annem kahrolmus ,ceviz yaprakları kaynatıp sarmislar günler boyu ..doktor Ayhan amca hergün bisikletiyle gelip iğne yapmış bana ..camdan gelişini görünce "eşşekli"dermisim :) annem diyorki 30 günün sonunda iğne yapılacak yerim kalmadığı için son igneyide vurmamış kahraman doktorum ...:)) şimdi bu adam varken "doktor jivago" ya aşık olmakta nerden çıktı be hala ......

Kitabı okurken o kadar mutluydum ki hep aklımda geçmiş günler vardı .:) kitap beni karlar ülkesine ,trenler ülkesine götürdü getirdi ..zamanda geri getirebilen nadir kitaplardan biriydi ....sanırım biz çocukken kar gerçek kar dı ...sobanın alevi gerçekti. ...sırtımıza giydigimiz sabahlik gerçek pamuktu. ..okuduğumuz kitaplar edebiyat ,dinlediğimiz müzik ruhun yansımasıydı. .
Gerçek cocuklardik biz ,yapay kelimelerimiz yoktu ..tıpkı şu an okusam mı ?diye düşündüğünüz bu kitap gibi ..
Yüksek ihtimalle benim haleti ruhiyemle okuyamayacaksiniz belki yaşınız gereği böyle hatıralara sahip değilsiniz ..yine de geçmişle buluşmak istediğinizde jivagoyla tanışın ...savrulan bir hayatın peşine düşmek için ....

Sevgiyle kalın ...

Yazarın biyografisi

Adı:
Samih Tiryakioğlu
Unvan:
Çevirmen, Gazeteci
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1909
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 8 Şubat 1995
1909 yılında İstanbul'da doğan Samih Tiryakioğlu Tiryaki Hasan Paşanın torununun oğlu Bülent beyin oğludur. Nişantaşı ve Galatasaray Sultanilerinde Fransızca okudu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne bağlı Gazetecilik Enstitüsü'nden mezun oldu. Strasbourg Üniversitesi Milletlerarası Gazetecilik Yüksek Öğretim Merkezi'ni bitirerek on dört yıl bu kuruluşun yönetim kurul üyeliğini yaptı. 1943 yılında Ulus gazetesine çevirmen olarak girdi. 1947 yılında Hürriyet Gazetesine geçerek yazı işleri müdürü oldu ve aynı dönemlerde İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsünü bitirdi. Haldun Simavi ile bir sürtüşmeden sonra gazeteciliği bıraktı ve hayatının sonuna kadar çevirilerle meşgul oldu. Samih Tiryakioğlu klasik ve modern dünya edebiyatı, hukuk, iktisat, tarih, din politika gibi konularda yüze yakın eseri, örneğin Diriliş, Dr. Jivago, Anna Karenina, Madam Bovary, Parma Manastırı, Rüzgar Gibi Geçti, Harp ve Sulh, İzlanda Balıkçısı gibi ve daha birçok dünya klasiğini dilimize çevirdi. Gazeteciler Cemiyeti tarafından verilen 1986 Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü'ne layık görüldü. Samih Tiryakioğlu 8 Şubat 1995'de İstanbul'da öldü.

Yazar istatistikleri

  • 15 okur beğendi.
  • 70,6bin okur okudu.
  • 872 okur okuyor.
  • 20,8bin okur okuyacak.
  • 521 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları