Ephemera

Ephemera
@M_r_v
Tutku gibi bireysel bir duygu bile toplumsaldır
Puan vermedi·56 syf.··
2025 33. kitabı
Yazardan okuduğum 4.kitap olan Yalın Tutku otobiyografik olarak anladığım kadarıyla yazarın annesinin kaybından sonra düştüğü boşluğu ve o boşluğu bir erkeğin temsil ettiği bir tutkuyla doldurmaya çalışma halini anlatıyor. Kitabı okurken de tahmin ettiğim ve daha sonrasında diğer yorumlarda da rastladığım ve pek de şaşırmadığım gibi, okuyucuların çoğu kitaptaki "tutku"'yu yasak bir ilişkiye ve sadece cinselliğe yorarak okumuş ve yazarın daha ne anlatmaya çalıştığını anlamayı bile denemeden önyargıları ve toplumsal değer yargılarıyla irdeleyerek kitaba gereken değeri vermemişler. Aslında bir yandan da tam olarak yazarın anlattığı ve yakındığı o toplumun katı yargısını kanıtlamışlar. Her ne kadar bir duygu olan "tutku" çoğunlukla cinsellikle birlikte kullanılsa ve buna yorulsa da aslında bundan çok daha fazlasını kapsıyor. Tutku, bir kişiye, nesneye, ideale veya eyleme karşı duyulan yoğun, süreklilik gösteren, güçlü bir duygusal bağlılıktır. Uzun vadeli, istikrarlı ve genellikle kimlik duygusuyla bağlantılı bir duygudur. “Benim için anlamlı olan şey” ile ilişkilidir. Bu kitapta da yazar aslında karşı tarafı övmeyerek yada yermeyerek, hatta bize onunla ilgili olabildiğince az bilgi vererek aslında karşı taraftaki erkek karakteri değil tamamen kendi duygusunu aktarmaya odaklanıyor ve bunu yaparken değer yargılarını bir kenara koyuyor. Bütün kitap boyunca tutkuyla var olma halini, kendi varlığını nasıl karşı tarafın varlığına bağladığını ve kendini bu şekilde değerli kıldığını görüyoruz. Yazarımız bunu günlük hayattan o kadar basit şeylerle bile anlatıyor ki. O tutkuyla karşı taraftan gelecek bir haberin bekleyişiyle, evde telefonu bile duymaz diye saç kurutma makinesini çalıştırmayışıyla, izlediği her film, okuduğu her kitap duyduğu her hikayede içinde yaşattığı tutkuyu (
Yalın TutkuAnnie Ernaux · Can Yayınları · 20226,8bin okunma
Reklam
İşçi bir babayla burjuva bir kız evladın hikayesini
10/10
·72 syf.··
2025 31. kitabı
Babamın Yeri, Boş Dolaplarda’dan sonra Annie Ernaux’dan okuduğum ikinci kitap oldu. Bu yazara dair en sevdiğim şey, akıcı ama bir o kadar da sasıcı olan dili. Yazarımızın bazen biraz ketum olduğunu düşünüyorum. Ama tüm o ketumluğuna rağmen, duygudan bahsetmese de bir şekilde o olayın derinliğine bize aktarıyor. Ki duygular olmadan hikayenin ve karakterin derinleşemeyeceğini düşünen bana bile haksız olduğumu kanıtlıyor aslında yazarımız. Tıpkı diğer kitapları gibi bu da kendi hayat hikayesi ve deneyimlerinin üzeirne kurulu bir kurgu olarak karşımıza çıkıyor, bu sefer babasının ölümünün ardından babasıyla kendi yüzleşmesini okuyoruz aslında. Karakterimiz babası öldükten sonra yazısını, yazarak ve kendi içinde bir yüzleşerek tutuyor. Babasının yasını tutarken aslında onunla yanı sınıftan gelen ama sonrasında sınıf atlayan kendisinin bir parçasının da yasını tutuyor. Bazen çok çabaladığı bazen de hiç çabalamadığı için kızıyor babasına, aralarındaki mesafeyi irdeliyor. Annie Ernaux benim bu zaman kadar okuduğum türk ve yabancı yazarlar arasında, toplumsal sınıflandırmayı, bu sınıflar arasındaki ilişkileri, ve sınıflara arası sıkışmayı en iyi anlatan yazar. Çoğu zaman yaşadığımız çoğu şeyi sınıfımızla hiç bağdaştırmıyoruz ama Ernaux aslında kitaplarında yaşadığımız çoğu şeyin bu sınıfsallıktan geldiğini bize gösteriyor. Eminim hepimiz kitaptaki bazı karakterleri, davranışları, deneyimleri yaşamışızdır. Biz yaşamadıysak bile, çevremizde görüp duymuşuzdur. Yazarın hem akıcı, betimleyici ve bir o kadar da güzel benzetmelerle dolu dili, yaşamın çok içinden gelen uslübuyla, aslında sınıfsallığın hayatlarımızı, ilişkilerimizi nasıl etkilediğini, özellikle de işçi sınıfından bir babayla burjuva bir kız evladın hikayesini okuyoruz.
Babamın YeriAnnie Ernaux · Can Yayınları · 20223,890 okunma
Çağresizliğin bile paylaşıldığı bir hikaye
10/10
·167 syf.··
Beğendi
·
2025 30. kitabı
Yeni bitirdim, ellerim bomboş kaldı sanki. Öyle bir kitaptı ki sanki içimde bir yerleri doldurdu. Kitap anladı beni. Kitap nasıl anlayabilir demeyin, bu yazar bu kitap anlar… Barış Bıçakçı’dan okuduğum ilk kitap olan Bizim Büyük Çağresizliğimiz, biraz mesafeli olduğum türk yazarlarına karşı bana değil adım, sanki metreler atlattı. Öykü türü pek tercih ettiğim yada merak duyduğum bir tür değildir aslında ben roman severim ama bu öyle bir öyküydü ki okuduğum pek çok romana 10 basar. Kitabın konusu çok basit, iki yakın arkadaşın, can dostun, kan kardeşin aynı kadına aşık oluşunun hikayesi. Ama bu kadar basit ve sıradan bir şey nasıl böyle yazılabilir nasıl bu kadar gerçek hissettirilebilir. Çılgınlar gibi yazarın hayat hikayesine dair bilgi aradım az önce internette, çünkü bir insan yaşamadan bu kadar duyguyu bu şekilde yazamaz gibi geldi ama otografik bir öge kullandığına dair hiçbir bilgi bulamadım. Ki 2011’yılında da filmi çıkmış onu da en yakın zamanda izleyeceğim. Yazarın dili öyle sıcak, öyle samimi öyle içten, öyle yaşanmışlıklarla dolu ki. Size o duyguyu saatlerce anlatabilirken bir cümlesi bir benzetmesiyle sizi tutuyor duygunun merkezine koyuyor. Yarattı karakterler, o karakterlerin birbirleriyle ve geçmişleriyle kurduğu bağlar ve bağlantılar… Nasıl tarif edilir bilmiyorum ama sanki Ender’i de Çetin’i de aslında tanıyordum ben. Sadece olayı bu sefer Ender’den dinledim gibi hissettim. Bir yandan da sanki dönem dizisi izliyormuş gibi bir his yaratıyor. Hani olur ya bazı diziler ve dizideki karakterler evden biri olur. Bu kitap da aynı hissi uyandırıyor. Kitap bitince sanki bende o evden çıktım, ordaydım, yaşadım gibi hissettim. Yazarın okumaya doyamadığım benzetmeleri, tatlı dili, karakterler herşeye bayıldım ve kedinlikle bu yılki favori kitabım bu olacak. Ama
Bizim Büyük ÇaresizliğimizBarış Bıçakçı · İletişim Yayınevi · 202010bin okunma
Tıpkı anlamı gibi hayatın perde arasından bir beste.
Puan vermedi·477 syf.··
2025 22. kitabı
İntermezzo alışık olduğumuz kitaplara bek benzemiyor. Gerek yazarın kalemi, gerek karakterler ve kitabın ilerleyişiyle diğerlerinden ayırıyor kendini. İtalyanca bir müzik terimi olan İntermezzo bir oyunun perde aralarında çalınan beste anlamına geliyormuş. Pek çok açıdan da adını taşıyor diyebiliriz. Hikayeye gelecek olursak; İvan ve Peter adındaki iki kardeşin babalarını kaybettikten sonra hiç farkında olmadan bu yası yaşayış şekillerini okuyoruz kitapta. Peter’ın Sylvia ve Naomi ile, Ivan’ın ise Margaret’le olan ilişki dinamiklerini okuyoruz ve daha çok aslında, yasın tek başına anlatılmasını değil de, bir karabulut gibi hayatlarına çökmesini ve aslında hiç onunla ilgili değilmiş gibi görünen başka sorunların bile kökenine iliştiğini öyle güzel anlatmış ki yazar hayran kaldım. “Bazen bir saat geçmiş ve babam aklıma gelmemiş oluyor. Dürüstçe itiraf ediyorum. Bir saat boyunca onu aklıma bile getirmemiş oluyorum. Ama normal bir şey bu, diyor Margaret. Sevdiğin birini hayattayken de saatte en az bir kere aklına getirmezsin ki. Çünkü yaşayan birinin kendi gerçekliği vardır, diyor Ivan. Giden kişinin gerçekliği yoktur, yalnızca düşüncelerde sürdürür varlığını. Düşüncelerden de silindi mi tamamen gitmiş demektir. Yani aslında onu aklıma getirmediğimde varlığına sona erdirmiş oluyorum.” Kitaba başlamadan önce kitabın durağanlığına göre pek çok yorum görmüştüm fakat bu beni merak etmekten alıkoymadı. Kitabın ilk 150 sayfasında gerçekten çok yoruldum ve kara kara kitabı nasıl bitireceğimi düşünüyordum aslında çünkü gerçekten kitapta hiçbir olay olmuyor. Fakat o ilk 150 sayfadan sonra kitap derinleşmeye başlıyor, biz karakterlerin neyi neden yaptıklarını, kendi içlerindeki sorgulama, inkar ve ikilemleri görüyoruz. Örneğin favori karakterim olan Peter’ı kitabın başında o
İntermezzoSally Rooney · Can Yayınları · 20244,398 okunma
“Bir öpücük de müzik gibidir zamanı durdurur.”
8/10
·320 syf.··
Beğendi
·
2025 7. kitabı
“Sonsuzluk demiş Emily Dickinson, şimdilerden oluşur. Peki insan yaşadığı anda olmayı nasıl başarabilir? Öteki şimdilerin hayaletlerinin araya girmesini nasıl önler? kısacası nasıl yaşayabilir? “ Yaklaşık 400 yıl yaşayan ama bir hastalık ( belki bir lanet yada mucize karakterimiz de buna karar vermeye çalışıyor) yüzünden çok yavaş yaşalanan ve şu an 41 yaşında gösteren bir karakterim hayat hikayesini okuyoruz. Biraz şu an yaşadıklarını ve hissettiklerini okuyoruz biraz da o tetiklenip, hatırladıkça onunla parça parça geçmişe gidip geçmişi okuyoruz. “ Yaşamak en büyük ayrıcalık ve ben bu gezegendeki en ayrıcalıklı kişiler arasındayım. Sen gelecek milenyumda da epey uzun yaşayacaksın. Benden sonra. Agnes‘dan sonra. Sen bir tanrısın Tom. Kanlı canlı bir tanrısın. Bizler tanrıyız onlar mayıs sineği. Tanrısal varoluşunun keyfini çıkarmayı öğrenmek zorundasın. “ Aslında hikaye biraz fantastik yada bilimkurgu denebilecek bir konuyla başlasa da aslında çok daha derin şeylerden bahsediyoruz, çok daha derin anlamlar arıyoruz hayatın içinde. Tom’un hayat amacını, yaşamın anlamını, ölümü, aşkı ve dehşeti her irdeleyişiyle bizde kendimizi sorguluyoruz. Onun kendine koyduğu kuralları, değerleri teker teker yıkışını ve tekrar yapılandırmasını izliyoruz. Hem geçmişin acılarını hemde geleceğini kaygılarını aynı anda taşıyan 400 yaşında ve muhtemelen bir 400 yıl daha yaşayacak o adamla birlikte hayatın tüm bunlara değip değmeyeceğini sorguluyoruz. “ Yüzümü gerçekten göremeyecek kadar iyi biliyorum. Aşinalık insanı kendine yabancılaştırabilir. Kimim ben ? kimim ?kimim?” Ben kitabı çok sevdim. Şimdi biraz da aslında size kitabı niye çok sevdiğimi anlatmak ve biraz da yazarımızı övmek istiyorum. Öncelikle bu kitap benim yazardan okuduğum ilk kitap ama kesinlikle son kitap olmayacak,
Edebiyat
Zamanı Durdurmanın YollarıMatt Haig · Domingo Yayınevi · 202215,1bin okunma
Reklam