Babamın Yeri, Boş Dolaplarda’dan sonra Annie Ernaux’dan okuduğum ikinci kitap oldu. Bu yazara dair en sevdiğim şey, akıcı ama bir o kadar da sasıcı olan dili. Yazarımızın bazen biraz ketum olduğunu düşünüyorum. Ama tüm o ketumluğuna rağmen, duygudan bahsetmese de bir şekilde o olayın derinliğine bize aktarıyor. Ki duygular olmadan hikayenin ve karakterin derinleşemeyeceğini düşünen bana bile haksız olduğumu kanıtlıyor aslında yazarımız.
Tıpkı diğer kitapları gibi bu da kendi hayat hikayesi ve deneyimlerinin üzeirne kurulu bir kurgu olarak karşımıza çıkıyor, bu sefer babasının ölümünün ardından babasıyla kendi yüzleşmesini okuyoruz aslında. Karakterimiz babası öldükten sonra yazısını, yazarak ve kendi içinde bir yüzleşerek tutuyor. Babasının yasını tutarken aslında onunla yanı sınıftan gelen ama sonrasında sınıf atlayan kendisinin bir parçasının da yasını tutuyor. Bazen çok çabaladığı bazen de hiç çabalamadığı için kızıyor babasına, aralarındaki mesafeyi irdeliyor.
Annie Ernaux benim bu zaman kadar okuduğum türk ve yabancı yazarlar arasında, toplumsal sınıflandırmayı, bu sınıflar arasındaki ilişkileri, ve sınıflara arası sıkışmayı en iyi anlatan yazar. Çoğu zaman yaşadığımız çoğu şeyi sınıfımızla hiç bağdaştırmıyoruz ama Ernaux aslında kitaplarında yaşadığımız çoğu şeyin bu sınıfsallıktan geldiğini bize gösteriyor. Eminim hepimiz kitaptaki bazı karakterleri, davranışları, deneyimleri yaşamışızdır. Biz yaşamadıysak bile, çevremizde görüp duymuşuzdur.
Yazarın hem akıcı, betimleyici ve bir o kadar da güzel benzetmelerle dolu dili, yaşamın çok içinden gelen uslübuyla, aslında sınıfsallığın hayatlarımızı, ilişkilerimizi nasıl etkilediğini, özellikle de işçi sınıfından bir babayla burjuva bir kız evladın hikayesini okuyoruz.