Jung'a göre ruhta, bilinçli tutumda eksik olan, personayı tamamlayıcı nitelikler bulunur. Ruhun tamamlayıcı niteliği aynı zamanda cinsel karakterini de etkilemiştir. Bu nedenle erkekte kadınsı ruh ya da anima- ve kadında erkeksi ruh -ya da animus- bulunur. Bu da erkek ve kadınlarda hem erkeksi hem de kadınsı özellikler bulunması olgusuyla örtüşür.
Enantiodromia olarak adlandırdığı zıtlara çevrilme yasasına göre diğer işlev, yani "içsel tip" için hissetme, "dışsal tip" için düşünme işlevi ortaya çıkıyordu. Bu ikincil işlevler bilinçdışında bulunuyordu. Zıt işlevin gelişmesi bireyselleşmeye yol açıyordu.
Ben-işlevinde zorunlu olarak ayağını sağlam basması gerekiyor, yani, yaşama karşı ödevini bütünüyle yerine getirmelidir ki toplumun her açıdan yaşamsal canlı bir üyesi olabilsin.
Söylencesiz biri "aslında köklerinden kopmuştur. Ne geçmişle, ne onunla birlikte yaşamaya devam eden soyuyla, ne de içinde bulunduğu insan topluluğu ile gerçek bir bağı vardır.
Jung'a göre de ruhsal hastalık akıl sağlığından bütünüyle ayrı bir şey olarak değil, yelpazenin en uç noktası olarak görülüyordu. İki yıl sonra şunları söyleyecekti:
Hastanın insani sırlarını bizzat hissettiğimizde deliliğin sistemini de keşfederiz ve ruh hastalığının yalnızca bize hiç de yabancı olmayan duygusal sorunlara verilmiş sıradışı bir tepki olduğunu görürüz