Ayağa kalkıp ıslık çalıyorum. Yeniden dalganın tepesine yükseldiğimde Sylvain ayakta, bana bakıyor. Gömleğini havaya kaldırıyor. Oturmadan önce belki yirmi kere birbirimizi selâmladık. Her dalgada gömleğimizi salladık, garip şey, hep de aynı zamanda yükseliyoruz. Son iki dalgada, artık açık seçik görülebilen ormanı işaret ediyor. Kıyı ile aramızda on kilometreden az var. Dengemi yitiriyor ve kıç üstü oturuyorum çuvallara. Arkadaşımı ve ormanı bu kadar yakınımda görünce büyük bir sevinç doluyor içime, öyle bir heyecan ki bu, hüngür hüngür ağlıyorum. Çapak içindeki gözlerimi temizleyen gözyaşları arasında rengârenk binlerce kristal görüyor ve aptal gibi: Sanki kilise camları, diyorum kendi kendime. Bugün Tanrı seninle birlik Kelebek. Doğanın dev unsurları arasında, rüzgâr, denizin uçsuz bucaklığı, dalgaların yüksekliği, ormanın yemyeşil ve etkileyici kubbesi karşısında, sizi çevreleyenlere oranla küçücük kalıyor ve belki, hiç aramadan, Tanrı'ya raslıyor, ona dokunuveriyorsunuz. Bir tek gün ışığından yoksun, diri diri gömüldüğüm iğrenç zindanlarda geçirdiğim binlerce saat boyunca nasıl geceyi elledimse, bugün kendisine dayanamıyacak kadar güçsüz olanları yok etmek üzere doğan güneşe dokunuyor, gerçekten Tanrı'ya değiyor, onu çevremde, içimde hissediyorum. Kulağıma fısıldıyor hatta: «Acı çekiyorsun daha da çekeceksin ama, bu kez senden yana olmaya karar verdim. Söz veriyorum, güçlükleri yenip galip çıkacaksın.»