Çağdaş Mahir Can

Birinci Dünya Harbi'nden çıktığımız vakit, Anadolu dağları asker kaçakları ve haydut çeteleriyle doluydu. Mütareke ile beraber hele Karadeniz kıyılarında Hıristiyan çeteleri türediği için, bunlara karşı Müslüman halk silâhlanarak harekete geçmişti. Yunanlıların İzmir'e çıkması üzerine yer yer millî kuvvetler de kurulunca, Anadolu'nun ne hâle geldiği kolayca anlaşılabilir. Bitkin halk, bir yandan düşmanın, bir yandan bu silâhlı kuvvetlerin baskısı altında bezmiş haldeydi. Düşman vurur, dost vurur. Köyler kasabalar haraç altındadır. Halifeci gelir, şüphelendiğini ipe çeker. Birkaç silâhlı ile bir dağ başını tutan herkes başına buyruktur. Ne kanun bilir, ne devlet, ne kongre tanır. Bu tam tavaif-i mülûk kargaşası idi. Lider Mustafa Kemal mahallî Müdafaa-i Hukuk kuruluşlarını Ankara'da Millet Meclisi içinde kaynaştırıncaya kadar pek çetin günler geçirmiştir. Asker Mustafa Kemal, çeteleri ve milli kuvvetleri nizamlı bir ordu içinde yoğurup komutası altına alıncaya kadar aynı çileyi dolduracaktır. Anadolu'da askerî kıtalara komuta edenler, Mustafa Kemal rütbelerini bırakıp üstünde vatandaşlıktan başka sıfat kalmadığı zaman, gene onunla işbirliği ettikleri için Kurtuluş Savaşı'nın şereflerine hiç şüphesiz ortaklardır. Fakat Mustafa Kemal'in şef tanınması hayli güç olmuştur. Ama o lider mizacı ile doğmuştu. Lider vasıfları edinerek büyümüştü. Hiçbir zaman, en küçük rütbesinde bile , sıra adamı olmamıştı. Karar vermek zamanı gelinceye kadar büyük bir sabır gösterir. Yenilmeyecek şartları zorlamaz. İlk zamanları "Makam-ı mukaddes-i hilâfeti düşman esaretinden" kurtarmak, vatanı ve milleti kurtarmak gibi, dilden düşürmediği sözler arasındadır.
Sayfa 244·Kitabı okudu
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
... Vatansever Osmanlı ve Türk, cesaretli ve azimli ise, bu toprakları bu millete mal etmek için her türlü fedakârlığa girer. İnanmıyorsa ve zayıfsa bile, kahramanlar bir fırsat hazırladığı zaman, ona karşı durmaz. Bilâkis, başarı kazanmasına hiç olmazsa dua eder. Tevfik Paşa ve ona benzer Osmanlılar böyle yaptılar. Böyle yapmamaları için hiçbir sebep olmayanları da ittihatçı kini yanlış yola sürüklemiştir. Politikada kin, çok defa aklı yenmiştir. Vatandaşa hak ve hayat güvenliği veren adaletin, topluluğu bu türlü hastalıklardan koruma gibi güzel bir sihri vardır. Bu millet, hürriyet diye bir hak tanımadığı zamanlardan beri adaleti aramıştır. Hürriyet dahi, milletten bu adalet susayışını gidermemiştir.
Sayfa 164·Kitabı okudu
Beyoğlu'nun o devir hatıraları arasında Yunan generalinin oturduğu binanın kâbusu da vardır. Balkonuna Yunan bayrağı çekildiği zaman, halk zorla selâma dururdu. Türkler geçişlerini bu zamana rastlatmamak için hesapla yola çıkarlardı. Türklükten de kaçan kaçana idi. Bir gün dostlarımdan biri nefes nefese matbaaya gelerek Beyoğlu Caddesi'nde Osmanlı büyükelçilerinden birinin oğlunu Kafkas esvabıyla gördüğünü, bir felâketmiş gibi, haber verdi. Şivesi şivemizden, kafası kafamızdan nice tanıdıklarımızın kürt olduklarını anlıyordu. “İçtihat"çı Abdullah Cevdet'in yazı yazdığı gündelik gazetenin adı “Jin" idi. Bunun kürtçe “Hayat" demek olduğunu öğrenmiştik. İttihatçılar hapistedir. Ziya Gökalp da onlarla beraber. Bir gün, işgal uşağı sabah gazetelerinin birinde bir milliyetçi yazarın, Akagündüz'ün şu fıkrasını okuduk: “Ah ne yazık ki onu asacaklar. Yemin ederim ki asıldığını görmek istemiyorum. Hürmet ettiğim bir zatın bir fikri vardır ki ne güzeldir: Ziya'nın kafatasına bir düzine nalıncı çivisi çakılmalı. Yaya olarak Anadolu'ya çıkarmalı. Kasaba kasaba, köy köy, oba oba gezdirmeli. Eyvah böyle yapmayacaklar da onu asacaklar. Ne kadar yazık! Ne kadar adaletsizlik." Bu işlediği bir suç üzerine tabii cezasını çeken eski bir İttihatçı idi. Türkçülük ve Türkçüler, hiç politikaya karışmasalar bile, suçlu ve sorumlular arasındadır. Mütareke edebiyatında cinayet yerine geçen şeylerden biri de “Türklerde milliyet hissini uyandırmak" tı. Sanki bütün felâketlere o yüzden uğranmıştı. Maarif Nazırları'ndan biri kıraat kitaplarından “Türk" kelimesinin çıkarılmasını emretmiştir. Üniversiteden Türkçü profesörler tasfiye edilmiştir. Ne acı şeydir ki, bu tasfiye işinden kurtulmak için, Ziya Gökalp'ın en yakın çömezleri Damat Ferit hükümetlerine yaranmak yolunu bulmuşlardı.
Sayfa 159·Kitabı okudu
Alıntı
Ertesi gün halkın yılgınlığı içinden bir ses çıkıyor. Bu ses Kadıköy kadınlarınındır. Kimdi bu kadınlar bilmiyorum. Gazetelerin koymaya cesaret ettikleri telgraf şuydu: “Çanakkale müdaafasını yapan şehitlerin muazzez ruhları önünde Türk kadınlığına ve medeniyet âlemine hitap ediyoruz. Limanımıza girdiğini gördüğümüz ahenin kalelerin karaya çıkardıkları yarım milyon askeri denize döken milletimizi mağlûp adletmiyoruz. Peçelerimizi yırtan, sonra da cihan hürriyeti namına harp ettiklerini ilân edenlere teessüf ediyoruz. Millî hukukumuzu ve ismetimizi muhafaza edecek hükümet ve erkek yoksa biz varız." Böyle seslerle ara sıra yanmış yüreğimizin serinliğini duyardık. Bu sesler Anadolu ihtilâlinin ilk müjdeleriydi.
Sayfa 156·Kitabı okudu
Alıntı
İstanbul'da hayat denilebilecek ne varsa, birkaç gün içinde Türklüğün havasından çıktı. 1911'den hele Rumeli'yi kaybettikten beri durmadan düşen İstanbul'un Birinci Dünya Harbi'nde çekmedik çilesi kalmayan Müslüman semtleri bir göçüş hali gösterir. Hemen bütün mülkler, mücevhere benzer şeyler Emniyet Sandığı'na veya tefecilere rehin verilmiştir. Atina Bankası, Türk malı satın alacak olanlara hesapsız kredi açar. Gazetelerde ikide bir, “satmayınız" , “göçmeyiniz" konulu yazılar okursunuz.
Sayfa 156·Kitabı okudu
Alıntı