Kışın ve ilkyazın duru günlerinde kenti dolaşıyorduk. Özellikle eski semtleri. Yıkık duvarlar, tahtası çoktan çürümüş, delik deşik bir bahçe kapısının üstündeki mermeri sapsarı taş alınlık, bir damdan fışkırmış kimbilir hangi familyanın saz öbekleri, daracık sokakta unutulmuş bir fener bizi yalnızca çöküntünün denizine sürüklüyordu. İçimiz sıkışıyor, yüreğimiz daralıyor, kendimizi şenlikli bir kahveye zor atıyorduk. Ne garipti kentimizin mimarisi. Bütün bu çökük semtler, birdenbire büyük caddelere, lüks mağazalara, gösterişli bulvar kahvelerine açılıyordu: çamurdan sonra asfalt. Oralarda, o yangın yerini çağrıştıran eski semtlerde garip bir duygu çöküyordu üstüme. Eskiden de kumarda büyük kayıplara uğradığımda böyle kötü hissederdim kendimi; tıpkı öyle. Sonra sık sık Bedia Teyzemi -hani şu ölümüne kadar Şifa Yurdu'nda kalan tramvay delisi teyzem-
anımsıyordum. Geçmişin çöküntüsünde ne arıyorduk?