Çağdaş Mahir Can

Araba, kalınlaşan ve katılaşan kar üzerinde hızlı gidiyor, aktar keyifle tırısa kalkıyor, tekerlere sağır edeceği takırtıları yeni yağlanmış dingillerde boğuluyordu. Yol boyunca kar yağışı devam etti. Düzenli, güzel yağıyordu. Ama hava soğudu, hafif don yapmaya başladı. Aliman'ın üstü başı kar taneleri ile süslenmiş, öyle güzel görünüyordu ki.. başının üzerinde kalınca bir kar örtüsü oluştu. Şalını, savruk saç örgülerini, yakasını örtüyordu bu kar. Teni buğday rengindeydi yanakları gül gibi al al olmuştu. Kömür gözleri ışıl ışıl parlıyor, beyaz dişlerin daha parlak görünüyor. Her şeyiyle cıvıl cıvıldı. Gencecik bir kadına her şey, kar bile çok yakışıyor, yaraşıyor. Yol boyunca hep konuştu. Neler söylüyordu neler... Ana, diyordu, Maysalbek trenden inince benim kim olduğumu sakın söyleme, bakalım tanıyabilecek mi? Az sonra bu fikrinden vazgeçiyor, Maysalbek'e arkadan yavaşça sokulacağını, elleriyle gözlerini kapatacağını, kim olduğunu soracağını söylüyordu. Ne derdi Maysalbek? Herhalde biraz korkardım ve bu aptalca şakayı yapan kim olduğunu sorardı. Aklından geçenleri yüksek sesle söylüyor, sonra da bu düşüncelerine katıla katıla gülüyordu. Ah Aliman! Güzel gelinim, sevgili küçük gelinim! Onun böyle davranmasının, böyle düşünmesinin sebebi ne bilmediğimi mi sanıyordu? Zaten kendini ele vermekte de gecikmedi. Birden gülmeyi bıraktı ve hafif seste mırıldandı: - Maysalbek Kasım'a çok benziyor. İkiz gibi benziyorlar birbirlerine değil mi? Ben işitmezlikten geldim. Şimdi yine susuyordu. Besbellik gizli düşüncelerine dalıp gitmişti.
Sayfa 55·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam
Yanımda yürüyen Suvankul sigara üstüne sigara yakıyordu. Bir ara elimi tuttu ve konuşabildi: - Üşüdün mü Tolganay, elin buz gibi? Cevap vermedim. O bir şeyler söylemeye çalıştım bir gülüm ama yine sustu. Belki kafasından geçenleri söyleyecekti bana, düşüncelerini paylaşacaktı. Belki şöyle diyecekti: “Görüyorsun ya Tolgonay, çocuklarımın ardından ben de gidiyorum kaderim ne olacak? Döner miyim, dönmez miyim bilemem. Eğer dönmemesiye gideceksem, bu seninle son görüşmemiz olacak. Ne yapalım, kader böyleymiş. Ama seninle çok yıllar geçirdik. Karşılıklı sevgi ve anlayış içinde geçti evliliğimiz. Eğer birbirimizi kıracak davranışlarımız olmuşsa, unutalım bunları. Birbirimizi can ve gönülden bağışlayalım. Hiç kimse kendi yazgısını bilemez." Aslında bunlar benim düşüncemdi, bugün neler söylemek istediğini bilemiyordum. Dönüp dönüp yüzüme bakıyor, dudaklarını ısırıyor ve sonra yine sessizliğe gömülüyordu. Birden, onun kara bıyıklarında, ilk defa, isyan etmiş gibi ağaran, gümüş rengini alan bir kıl gördüm.
Sayfa 49·Kitabı okudu
Yolda rahat rahat konuşalım diye beni atına bindirdi, kendisi ise yanında yürümeye başladı. Ama konuşamıyorduk, aramıza yerleşen dev bir sessizlik konuşmamıza engel oluyordu sanki. Oysa birbirimize söyleyeceğimiz şeyler öyle çoktu ki... Ağzımızı açamıyorduk, bir tek kelime söylemek için sonsuz bir çaba göstermemiz gerekiyordu. Ben ayın üzerinde, o yaya, öylece ilerliyorduk. Kara bulutlar gökyüzünü kaplamıştı. Sarı Vadi'den soğuk Kuzey rüzgârı kopmuş geliyordu. Yağışı haber veren bu rüzgârla devedikenleri bükülüp hışırdıyor, bir kar fırtınasının kopması yakın görünüyordu. Çevreme bir göz attım: Ufuklarca uzanan tarlalar ıpıssızdı ve insana kasvet veriyordu. Ne bir insan karaltısı, ne kımıltı ne de ses vardı. Hava soğuk ve bulanıktı.
Sayfa 49·Kitabı okudu
Alıntı
Uzaklarda savaş bütün şiddetiyle sürüyor, kan gövdeyi götürüyordu. Biz ise buradaki işimizle savaşıyorduk! Kasım'ın tahmini de doğru çıkmıştı. Bütün çabalarımıza rağmen biçmeyi bitiremediğimiz ekinler, biçip de batöz de tanelerini ayıklayamadığımız başaklar kar altında kaldı. Bazı yerlerde kar, patatesleri de örtmüştü. Ekin işinden göz açamadığımız için patatesleri sökecek zamanımız olmamıştı. Kalan erkekler de her gün birer ikişer cepheyi gönderiliyordu. Sabahtan akşama kadar kolhozda geçiyordu günümüz. Konuştuğumuz tek konuda savaş idi. Ne oluyordu, ne olacaktı? Şimdi her evde herkesin dört gözle beklediği kişi postacıydı.
Sayfa 47·Kitabı okudu
Alıntı
Şimdi çok iyi anlıyorum ki bunu, Aliman'ı ve bizi düşündüğü için söylüyormuş. Çünkü Tren istasyonuna gitmek için bütün gün yol yürümek zorundaydık. Bunu elbette yapardık, ama dönüşte nasıl dayanırdık? Eve gelinceye kadar göz pınarlarımız kururdu ağlamaktan. Ama o anda ona inanmıştım. Hani, ne derler: “İnsanın canı çıkmadıkça umudu da yok olmazmış." Onu ana yola kadar uğurlamak için çıktığımız zaman ben de bu konuda kaptırmıştım kendimi.
Sayfa 44·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam