Sana bu dizeleri akşamın kederinden
yazıyorum Loren;
Hani o en sevdiğin, taşları tarih ve hüzün kokan şehirden.
Gittiğin andan beri mısra akıyor ellerimden;
Gidişin mürekkep, ellerim kalem, özlemim koca bir şiir...
Rutin bir hayatın olağanüstü acılarından geçtiğim doğrudur.
Bak, dünya yine o bildiğin yorgun dünya.
Manşetlerde hep aynı soğuk harfler; borsa grafikleri yükseliyor, insanlık onuru alçalıyor.
Siyasetçiler uzun nutuklar atıyor, diplomasi masalarında barış bir pazarlık nesnesi.
Kuzeyde buzlar erirken, güneyde kum fırtınaları genzimizi yakıyor.
Ortadoğu’da yine savaş... Toprak kana doymuyor ve çocuklar, gri bulutların arasında uçurtma uçuracak bir boşluk arıyor.
Dünyanın kalbi tekliyor Loren, bir ritim bozukluğu var bu koca kürede.
Ben ise tüm bu hengamenin ortasında, pusulamı şaşırmış bir gemi gibi,
Seni hep o Gazi Caddesi’nde beklerim.
İnsanlar yanımdan telaşla geçer, otomobil kornaları birbirine karışır;
Dünya yıkılsa dönüp bakmam, benim gözüm o köşeyi dönecek olan gölgende.
Kalabalığın içinden geçmeyen o tek adım sesine tutunurum.
Bir de kırlangıçlar var, ah Loren, görmelisin!
Çocukluğumdaki masumiyetin nişanesi gibi, evin avlusuna yuva kurmuş biri.
Ne zaman yavrularına ağzında yemle gelse, senin gülüşün takılıyor kalbime.
O an sanki dünya duruyor; savaşlar bitiyor, sınırlar kalkıyor.
Ama sonra... Yine o bildiğin sızı.
İnşirah ya Rabbi, İnşirah!
Çünkü içimde Kristal Geceler, içimde Hiroşima,
İçimde Srebrenitsa ve kanayan bir Ortadoğu var.
Acı coğrafya tanımaz Loren; haritalar yanınca herkes aynı dili konuşur.
Benim içim Kanlı Pazar, içim Kara Perşembe...
Takvim yaprakları dokundukça kanıyor adeta.
Menekşe kokulu asfalt, siyahı saçlarına takılı şahmeran tokan