Ortada, yüzyıllardır kullanılan " kelime" gibi tumturaklı bir kelime varken, niçin "söz"ün küçüğü anlamına gelen "sözcük" demeye zorlanıyoruz ki? Yaşlı bir Anadolu efendisinin "Hele otur iki kelâm edelim" deyişini edebiyattan çıkaracak mıyız? Pir Sultan Abdal'ın "Mecliste arif ol, kelâmı dinle" dizesini unutacak mıyız? Dilde "ırkçılık" anlamına gelebilecek olan bu davranışı sol hareketlerin savunması garip değil mi?
Deli sadeleştireceğiz diye birçok kavramı kaybetmiş durumdayız. Kuşdili gibi, iki yüz kelime içerisinde düşünce üretmeye çalışıyoruz.
Anadil memleket demektir. Kökünden koparılmak kadar zor bir iş yoktur dünyada.
Eğer bir gün Türkçe konuşmanız yasaklansa, böyle bir dil yok dense ne hissedersin? İşte Kürtleri anlamak ve empati buradan başlıyor.
Şiirde kâfiye tuzaktır. İstemediğin şeyleri söyletir.
Yunan trajedilerini biliyorsunuz değil mi? Milattan önce yazılmış oyunlar ama bugün hâlâ geçerli. Bugün bile Oedipus Kompleksi diyoruz. Peki, onlar yazıldığı zaman bilim neredeydi? Dünya'nın düz olduğuna inanılan, mikropların bilinmediği, ilke bir emekleme çağında değil miydi? O zaman hangisi gerçek? Bugüne ışık tutan, ölmeyen ve hiç ölmeyecek olan hikâyeler mi, yoksa bilim mi?
Televizyonun karşısına geçmiş milyonlarca insan, kendilerine sunulan ucuz mavalları yutarak yaşamaya çalışıyor. Oysa her akşam yerli komedi seyrederek vakit öldürenlerin anne babaları müthiş masalları biliyorlardı.
Duyguları anlamadan yaşamak olanaksız, bu eğitimi ancak edebiyat sağlar.
Edebiyatın gerçek gücü, yazılanda değil yazılmayanda. Satır aralarında.
Derin bir romanı sürükleyici bir dille anlatmak çok zor bir iştir. Bunu ancak kendisine güvenen ve metnini entelektüel bir maske arkasına gizlenmeye yeltenmeyen yazarlar başarabilir. Tıpkı konusunu çok iyi bilen bir doktorun