Herkes farklı bir şekilde yetişiyor. Ancak bir şeyi anlatırken karşı taraf nasıl yetişmiş, nasıl bir kültürden geliyor diye düşünüp ona göre konuşursanız bunun adı "Görgü"dür.
din ile totem arasındaki fark işte budur. totem ' tahtaya vurmak ' kadar gelenekselleşmiş bir inançken; din sosyo- politik, ekonomik, kültüre ve ahlakı bir konsensüs aracıdır.
charlotte
@veronikaeden
·
' din terkedilmiş bir gelenek ve inançtan ziyade normların ve değerlerin bütünlüklü sistemidir. şans getirmesi için tahtaya vurmak din değildir.'
••• Parsons'ın insan doğası anlayışı, aşırı determinist olduğu, insanları kişilik veya özgür iradeden yoksun 'kuklalar' gibi gördüğü için eleştirilmiştir. Bu resim kesinlikle Parsons'ın sonraki çalışmalarında çizilmiştir, ancak o, başlangıçta, VVeber'in toplumsal eylem, seçim ve anlam üzerine vurgusundan, Freud'un bireyin özgür iradesi ile toplumun kontrol ihtiyacı arasındaki gerilim düşüncesinden büyük ölçüde etkilendi. Ancak, Sosyal Sistem döneminde (1951), bu 'öznel' anlayış yerini sosyal makinenin dişlileri olarak insan betimlemelerine bıraktı. Parsons'ın çalışması bir toplumsal eylem perspektifi olarak başlasa da, bu analiz gelişirken sosyal sistem öne çıkar ve birey sosyalleşme sürecinin hareketsiz, pasif bir parçası haline gelir.
••• Onun teorisi toplumsal konsensüs ve düzene aşırı vurguda bulunur. O, gücün etkisini göz ardı eder ve hızlı, özellikle devrimci değişmeleri açıklayamaz. Bu eleştirileri cevaplandıran Parsons, toplumların, doğa gibi, belirli evrim aşamalarından geçerek gelişip olgunlaştıklarını öne sürerek, teorisine 'evrimci' fikirleri dâhil eder; ve bir çatışma kaynağı olmaktan çok kollektif eyleme yardımcı olabileceğini düşündüğü bazı güçleri analiz eder.
••• O oldukça 'muhafazakâr' bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, herkesin toplumun hedefleri ve değerleri konusunda fikir birliği içinde olduğunu, rızayı varsayar ve sadece toplumun nasıl işlediğini açıklamakla kalmaz, aynı zamanda -her tür toplumsal kurumun belirli bir işlevi yerine getirdiği için varolduğu ve olması gerektiğini iddia ederek- bu düzeni meşrulaştırır. Böylece o, bazılarının topluma kendi hedefleri ve değerlerini empoze etme 'gücü'nü göz ardı eder ve mevcut sosyal sistemleri reformdan geçirecek ya da eleştirecek hiçbir gerçek çerçeve sunmaz.
...
milyonlarca insanı, belirli toplumsal temel noktalarda ortak bir amaçlar topluluğu doğrultusunda davranmaya zorlayarak, nasıl bütünleştirir, uyumlu kılar ve motive ederler? Parsons'a göre, bu süreç sosyalleşme, sosyal kontrol ve rollerin gereği gibi oynanmasıyla sağlanır. Her birey -bir ebeveyn, bir işçi, bir yurttaş olarak- oldukça farklı rolleri yerine getirmek zorundadır; her ne kadar diğer insanların beklentileri bireyi etkili bir rol oynamaya ve sosyal kontrol sistemi de bu görevleri gerçekleştirmeye zorlaşa bile, gerçek etkililiğin kaynağı insanların sosyal sisteme bağlılıklarıdır. Bu 'içsel' güdülenmenin kaynağı etkili sosyalleşme, kendi çocuklarını uygun biçimde yetiştiren, toplumun yaygın değerler ve normlarını onlara öğreten ebeveynlerdir; böylece değerler ve normlar içselleştirilir ve çocuğun bilinci, hatta vicdanı haline gelir. Bu yüzden, Durkheim gibi Parsons da, temel değer sisteminde ahlâklılığın önemini vurgular
Sermaye birikimi ve kâr arayışı, böylece, açgözlülük ve para tutkusundan ahlâkîdir ilkeye ve Tanrı'nın inayetinin bir işaretine dönüşür. Zengin daha zengin olma hakkı ve ödevine sahiptir, fakir fakirliği hak etmektedir. Weber, bu nedenle, Protestanlık ve kapitalist ruh arasında bir 'seçici benzerlik' belirler. Püritanizm ve özellikle Kalvinizm 'ideal tip' Protestan'ı yansıtır ve kesinlikle kapitalizmin ihtiyaçlarına uygun düşer, çünkü o bireysel kâr arayışını meşrulaştırmış, titiz ve sıkı çalışmayı, kendini disiplin altına almayı ve sade bir hayat tarzını özendirmiş, lüks ve gösterişçi tüketim yerine yatırım ihtiyacını ve sermaye birikimi sağlamak için tasarrufu önermiştir -hepsi Tanrı adına ve Tanrı'nın zaferi için yapılmıştır. Fakirlik ahlâkî bir yetersizlik ve zayıflığın işareti olarak görülmüştürjKazanç peşinde koşmak kirli bir iş değil, ahlâkî bir görevdin Servet Tanrı'nın inayetinin bir göstergesidir" bu cümleler tanımıyla weber'in bireysel eylemin ( kültürün) ekonomi üzerinde etkisinin göstermektedir.
Sanayi Devrimi öncelikle tüm Batı Avrupa'da değil, aksine özellikle İngiltere, Hollanda ve Almanya gibi kuzey ve Protestan ülkelerde gerçekleşti. Weber'e göre, Protestan ahlâkı, özellikle Kalvinizm gibi daha Püriten mezheplerin ahlâk anlayışı Sanayi Devrimini ateşleyen hayatî kıvılcımı sağlamıştır.....
Weber'in Protestan ahlâkı düşüncesi, bu nedenle, büyüye dayalı
veya çileciliği öven yahut Protestanlık gibi öte dünyacı dinlerden farklı olarak, Protestanların kurtuluşunun nihayetinde bireysel davranışa ve bu dünyada, bir başkasında değil bu âlemde Tanrı'yla iletişim kurmaya dayandığı düşüncesine dayanır. Bu kurtuluş Kalvinizmde olduğu gibi ya alınyazısıdır ya da diğer Protestan mezheplerde olduğu gibi sıkı çalışarak ve Hıristiyan davranışlarla kazanılır.