Emrah Yağan

Emrah Yağan
@Malefiz35
Hemşire
Lisans
İzmir
8 okur puanı
Mayıs 2022 tarihinde katıldı
Yaldızlı faytonların tekerlekleri, çamurlu caddede kibirli izler bırakarak geçti. Sıçrayan çamur, yolun kenarında dikilen o eski, boyası dökülmüş ahşap konağın duvarına ve tam o duvarın dibinde bekleyen Viyola’nın solgun yanağına çarptı. ​Yanağından süzülen çamur mağrur bir sızıydı; ama yukarılardan, tül perdelerin arkasından yükselen o çiğ kahkaha kadar yıkıcı değildi. Kadife koltuklarında dünyayı unutanlar, camın hemen ardındaki bu çıplak sızıyı hiç görmediler. O yaldızlı arabanın içindekiler, kendi küçük, ipekten dünyalarında öylesine büyük bir kibirle oturuyorlardı ki, tekerleklerinin altından sıçrayan çamurun kimin ruhunu kanattığını fark bile etmediler; yeryüzünü sadece kendileri için yaratılmış bir halı, dışarıdaki insanları ise üzerlerine basıp geçilecek tekerlek izleri gibi görüyorlardı. O pencerelerden sızan kadeh çınlamaları, dışarıda, ayazın ortasında ömrünü başkaları için eritmiş bir kadının göğüs kafesine birer taş gibi inmişti.. Viyola, yanağındaki o çamurlu lekeyi silmek için elini bile kaldırmadı. Değil o lekeyi silmek, parmaklarını oynatacak, o soğuk çamuru teninden sıyıracak tek bir zerre takati kalmamıştı içinde. Eski, rengi solmuş gri hırkasının sökük manşetini biraz daha aşağı çekti; sanki üstüne sıçrayan o pislik zaten hep oraya, onun ruhuna aitmiş gibi, dünyanın bu fırlatıp atılmışlığını öylece kabullenmişti. Öyle bir yılgınlıktı ki bu, insanı isyan etmekten bile mahrum bırakan, geride sadece uçsuz bucaksız bir tükenmişlik bırakan cinstendi.. Az önce konağın o ağır, kasvetli kapısından çıkarken eline tutuşturulan buruşuk banknotu cebine bile koymamıştı. Kapının hemen dibindeki merdiven boşluğuna büzüşmüş, soğuktan morarmış elleriyle titreyen yabancı bir çocuğun avucuna bırakıvermişti..Kendi donmuş gövdesini, bir başkasının ısınma ihtimaline
Edebiyat
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Burası bir durak değil Viola; burası, varılacak yerlerin anlamını yitirdiği o son boşluk. Ayaklarımızın altında bir zemin yoktu, sadece kendi ağırlığımızın yorgunluğu vardı. Yürümüyorduk; adımlarımız, boşluğa bırakılmış silik birer veda gibiydi. Zaman burada bir nehir değil, buz tutmuş bir göldü. Ne akıyor, ne çürüyor, ne de vaat ediyordu. Sadece duruyordu; tıpkı göğüs kafesimizde uyuyakalan o eski sızı gibi. ​Anlam, artık bizi ikna etmeye çalışmıyordu burada. Kelimeler, birinin kulağına değmek için değil, havada asılı kalıp kendi kendilerini yok etmek için söyleniyordu.. Cümlelerin sonuna nokta koymaya bile gerek duymuyorduk; çünkü biten bir şey yoktu, zaten hiçbir şey başlamamıştı.. İnsan burada eksik kalmaktan korkmuyordu, Viola. Çünkü "tam" olmanın, o her şeyi kusursuz yapma zorunluluğunun ne kadar büyük bir yalan olduğunu anlamıştık. Kırılmıştık, evet; ama parçalarımızı birleştirmek için ne bir zamkımız vardı ne de bir arzumuz.Dağınık kalmanın o hüzünlü hürriyeti yetiyordu bize. ​Sessizlik, burada bir cevap değil, bir barınaktı. Kimse bizi anlamıyordu ve bu, başımıza gelen en dürüst şeydi. Anlaşılmak, birinin bizi kendi zihnindeki o dar kalıba dökmesiydi; oysa biz burada, hiçbir kalıba sığmayacak kadar tanımsızdık. Suçluluk duygusu bile kapıda kalmıştı. Eksiklerimizden utanmıyorduk; çünkü burada terazi yoktu, ölçü birimi yoktu, "daha iyi" olan biri yoktu. ​Burası bize "iyileşeceksin" demiyordu. "Geçecek" ya da "dayan" da demiyordu. Sadece omuzlarımıza dokunup fısıldıyordu: "Varlığın, hiçbir mazeret üretmek zorunda değil. Sadece olduğun gibi kal; yorgunsan yorgun, kırıksan kırık..." İlk kez, kendimizi birine kanıtlamak zorunda kalmadığımız o muazzam sessizlikteydik. Kendimize denk gelmiştik Viola; hem de en yabancı halimizle. ​Yüzümüzü görmeye ihtiyacımız
Edebiyat
Masadaki kristal kadehler, bir fırtınanın habercisi gibi hafifçe titredi. Ardından o ses geldi; derin, uğultulu ve yerin altından kopup gelen bir çatırtı. Işıklar, bir göz kırpması kadar kısa bir sürede söndü. Karanlık, odadaki her şeyi yuttu.. ​Viyola’nın hemen yanındaki sandalye, zeminde tiz bir çığlık atarak geriye fırladı. Viyola, tam o saniyede koluna çarpan sert bir kemiğin, bir dirseğin acısıyla yana savruldu. Az önce elini tutan o parmakların, şimdi karanlığın içinde masanın altındaki o boşluğa nasıl bir hışımla daldığını duydu. Viyola’nın eli boşlukta kaldı. Masanın altından gelen o hızlı ve kesik nefes sesleri, Viyola’nın kulağında bir yabancının sesi gibi yankılandı.. ​Maria’nın olduğu tarafta ise kumaşın kumaşa sürtünme sesi duyuldu. Maria, sarsıntıyla birlikte karanlıkta bir el aradı, kocasının ceketinin koluna tutunmaya çalıştı. Ama o kumaş, Maria’nın parmakları arasından sertçe çekildi. Kocası, karanlıkta kendine daha derin bir köşe ararken, Maria’nın elini sanki üzerine konmuş bir böcekmiş gibi yana savurdu. Maria’nın eli masanın mermerine çarptığında çıkan o tok ses, karanlıkta sönüp gitti.. ​O sırada, Haura’nın yanındaki sandalyeden ne bir gıcırtı ne de bir hareket sesi vardı.. ​Karanlığın içinde, Haura’nın beline ve omuzlarına iki kolun bir mühür gibi kapandığı duyuldu. Adam yerinden kalkmadı. Haura’yı kendi gövdesine doğru çekti ve başını kadının başının üzerine eğdi. Tavandan düşen alçı tozları adamın ceketine yağarken, o, kollarını daha da sıkılaştırdı.Haura, kulağını o göğse yasladığında, kaburgaları döven sert ve hızlı bir vuruş duydu. Adamın kalbi, kadının şakağında bir davul gibi gümleyerek çarpıyordu. Her vuruş, Haura’nın teninde yankılanan amansız bir gürültüye dönüştü. ​Sarsıntı durdu. Tozlar, loş bir griye bürünen odanın içinde asılı
Edebiyat
Viyola, antredeki boy aynasının önünde durdu. Annesinin elleri, kızının belindeki ipek kuşağı son kez düzeltti. Bak, dedi annesi fısıltıyla, tek bir pürüz bile yok. Viyola aynaya baktı; üzerinde oturan o pahalı kumaşın ağırlığını, takılan altınların tenindeki soğukluğunu hissetti. Salondan babasının ve o adamın kahkahaları geliyordu. Adam, tam da o gün boy boy gazetelerde, imzaladığı devasa projelerle anlatılan o örnek isimdi. Viyola, aynadaki yansımasına değil, üzerindeki kumaşın kusursuzluğuna bakarak gülümsedi. O gün, o kapıdan çıkarken, ruhunu o aynanın karşısında, bir askıda unutmuştu. ​Yemek masasının üzerine çöken o ağır, o sülfatlı sessizlikte tek bir ses yankılanıyordu: Gümüş bıçağın porselen tabağın üzerinde bıraktığı o ince, tırmalayıcı çığlık. Henüz dokunulmamış şarap kadehlerinden sızan keskin üzüm kokusu, odadaki binlerce söylenmemiş kelimeyle birleşip insanın genzini yakıyordu. ​Viyola’nın kocası, tabağındaki her lokmayı, sanki bir suç mahallindeki delilleri birbirinden ayırır gibi, soğuk bir merakla parçaladı. Ceketinin kolu masaya her yaklaştığında, o kusursuz ütü bozulmasın diye kolunu belli belirsiz geri çekti. Viyola’nın elini tuttuğunda, parmakları kadının teninde bir nabız değil, bir envanter kaydı arıyordu. Viyola kocasının gözlerine baktığında orada sadece arkadaki tablonun düz durup durmadığını kontrol eden o camdan bakışları gördü. Adam, Viyola’yı o zengin dekorun tamamlayıcı bir parçası olarak tutuyordu; pürüzsüz bir sonuç, bir detay, bir nesne olarak. ​Maria ise kendi karanlığının içinde, kocasının o çatık kaşlarından sızan soğuklukla titriyordu. Adamın her hareketi, masadaki diğerlerine gösterdiği o yapay nezaket, Maria’nın tenine değdiğinde buz kesiyordu. Maria bunu yeni fark ediyor değildi; bu sevilmeyişin sancısını yıllardır yastığının
Edebiyat
Viyola, avuçlarındaki son masalı toprağın çatlaklarına bıraktı. Elleri, eski bir mezar taşı gibi soğuktu. Parmaklarının arasındaki o incinmiş hayalleri, rüzgarın en melun nefesiyle savrulurken, sanki bütün bir ömrün kırılan umutlarını toprağa gömüyordu. Dizlerinin üzerine çöktü; alnını yarık toprağa dayadı. Gözyaşları akmıyordu artık; gözyaşı dökmek için bile fazla kurumuş, fazla yanmış bir ruhtu onunki. Sade bir inilti çıktı dudaklarından, insanlığın bütün acısını tek bir hecede toplamış gibiydi.. Gece, Viyola’nın omuzlarına çökmüş yaşlı bir günah gibiydi; ağır, soğuk ve sonsuz. Parmak uçlarıyla boşluğu yokladı.Tenine değen hava değil, zamanın kendisiydi sanki; akmayan, pıhtılaşmış bir yalnızlık. Varlığı, hiçliğin ortasında unutulmuş bir dipnot gibi ufalıyordu. Toprak, alnındaki teri değil, ruhundaki o son direnci de kopardı. Viyola, artık sadece bir beden değil, dünya üzerinde bırakılmış bir veda işaretiydi. Hafızasındaki görüntüler, mürekkebi dağılmış eski bir mektup gibi siliniyordu; yüzler belirsizleşiyor, yaşanmışlıklar sadece birer ağırlığa dönüşüyordu.. Sonra..Hiçbir şey olmadı. Gökyüzü yarılmadı. Uzaklardan bir mucize gelmedi. Karanlık, merhamet etmeyi öğrenmedi. Dünya, Viyola’nın acısına rağmen dönmeye devam etti; kayıtsız, hissiz ve zalim. İnsan bazen tam o anda ölmezdi. Bazen ölüm, insanın içine yavaşça yerleşirdi. Önce umut giderdi, sonra inanç, en son da insanın kendisi.. Kalemimden : Bir Nefes Fazla..
Edebiyat