Viyola, antredeki boy aynasının önünde durdu. Annesinin elleri, kızının belindeki ipek kuşağı son kez düzeltti. Bak, dedi annesi fısıltıyla, tek bir pürüz bile yok. Viyola aynaya baktı; üzerinde oturan o pahalı kumaşın ağırlığını, takılan altınların tenindeki soğukluğunu hissetti. Salondan babasının ve o adamın kahkahaları geliyordu. Adam, tam da o gün boy boy gazetelerde, imzaladığı devasa projelerle anlatılan o örnek isimdi. Viyola, aynadaki yansımasına değil, üzerindeki kumaşın kusursuzluğuna bakarak gülümsedi. O gün, o kapıdan çıkarken, ruhunu o aynanın karşısında, bir askıda unutmuştu.
Yemek masasının üzerine çöken o ağır, o sülfatlı sessizlikte tek bir ses yankılanıyordu: Gümüş bıçağın porselen tabağın üzerinde bıraktığı o ince, tırmalayıcı çığlık. Henüz dokunulmamış şarap kadehlerinden sızan keskin üzüm kokusu, odadaki binlerce söylenmemiş kelimeyle birleşip insanın genzini yakıyordu.
Viyola’nın kocası, tabağındaki her lokmayı, sanki bir suç mahallindeki delilleri birbirinden ayırır gibi, soğuk bir merakla parçaladı. Ceketinin kolu masaya her yaklaştığında, o kusursuz ütü bozulmasın diye kolunu belli belirsiz geri çekti. Viyola’nın elini tuttuğunda, parmakları kadının teninde bir nabız değil, bir envanter kaydı arıyordu. Viyola kocasının gözlerine baktığında orada sadece arkadaki tablonun düz durup durmadığını kontrol eden o camdan bakışları gördü. Adam, Viyola’yı o zengin dekorun tamamlayıcı bir parçası olarak tutuyordu; pürüzsüz bir sonuç, bir detay, bir nesne olarak.
Maria ise kendi karanlığının içinde, kocasının o çatık kaşlarından sızan soğuklukla titriyordu. Adamın her hareketi, masadaki diğerlerine gösterdiği o yapay nezaket, Maria’nın tenine değdiğinde buz kesiyordu. Maria bunu yeni fark ediyor değildi; bu sevilmeyişin sancısını yıllardır yastığının