İnsanlar çoğu zaman kendilerini görünür kılmanın en hızlı yolunu seçiyor. Bir fotoğraf, bir filtre, birkaç saniyelik bir dikkat… Bunlar kolay. Birkaç dokunuşla değişen bir yüz, birkaç saniyede gelen beğeni sayısı. Ama insanın kendisi bu kadar hızlı değişmiyor.
Bugün sosyal medya, insanın kendini ifade ettiği bir alan olmaktan çok, kendini onaylatma alanına dönüşmüş durumda. Profil fotoğrafları sürekli değişiyor, filtreler yüzü değil algıyı düzenliyor. Görünen şey gerçeklikten çok “beğenilme ihtimali”ne göre şekilleniyor. Çünkü hızlı geri bildirim almak, insanı kısa süreli olarak tatmin ediyor.
Ama burada gözden kaçan bir şey var: İnsan, sadece görünmek için değil, anlamak ve anlam üretmek için de var. Dış görünüşe yapılan özen çoğu zaman iç dünyanın ihmalini örtüyor. Yüz bakımı artarken düşünce bakımı azalabiliyor. Görüntü netleşirken fikirler bulanık kalabiliyor.
Asıl mesele şurada başlıyor: İnsan kendini nasıl sunduğu ile kim olduğu arasındaki farkı kapatmak yerine, bu farkı büyütmeye başladığında. Çünkü dışarıdan gelen onay, içeride bir boşluk varsa asla yeterli olmuyor. Daha fazla beğeni, daha fazla filtre, daha fazla görünürlük… Ama içerideki eksiklik aynı kalıyor.
Oysa insanı güçlü yapan şey, sürekli görünür olması değil, görünmediği anlarda da tutarlı kalabilmesi. Sosyal medyada değilken de düşünebilmesi, üretmesi, gelişebilmesi. Bir yüzün kaç kez değiştiği değil, bir zihnin ne kadar derinleştiği asıl belirleyici şey.
Belki de sorulması gereken soru şu:
“Nasıl görünüyorum?” değil, “Nasıl düşünüyorum?”
Çünkü sonunda ekran kapanır.
Beğeniler susar.
Filtreler düşer.
Ve geriye sadece şu kalır:
Kendinle baş başa kaldığında, gerçekte kim olduğun.