Merhaba kitapsever dostlarım
Evin...Ah şu ismi söylerken bile içim burkuluyor. Okurken boğazıma düğümlenen, kalbime oturan bir hikâyeydi bu. Her sayfasında sanki bir yara yeniden kanadı, her cümlesinde nefes almak biraz daha zorlaştı.
Suna... Henüz çocuk denecek yaşta, daha on üçünde, kaderin acımasız oyunuyla 25 yaş büyük bir adama, Sait'e "borç karşılığı" satılan bir kız çocuğu. Kumar borcunun kefareti olarak verilen bir hayat... Zaten bu cümle bile yüreğimi parçaladı. Doktorun "çocuğunuz olmaz" dediği bir kadının, hamile kalınca dövülmesi, ardından terk edilmesi...Ve sonra kendi başına, bir mucizeyle, iki can dünyaya getiriyor: Mizgin ve Evin.
Ama kader burada da adil davranmıyor. Suna, içten içe Mizgin'e sığınıyor, ona tutunuyor, Evin'e ise mesafeli, hatta acımasız davranıyor. Evin daha altı yaşında yetimhanenin soğuk duvarlarına bırakılıyor. Birkaç yıl sonra, annesi aynı kaderi Mizgin'e de uygun görüyor, ama bu kez ölüm onları ayırıyor. Mizgin'in ateşler içinde yandığı gece, Evin'in içindeki çocuk da yanıyor.
Ve Suna.. kızının ölümünden Evin'i sorumlu tutuyor. Yıllar sonra onu yetimhaneden alıp eve götürdüğünde, aslında ona bir yuva değil, bir tavan arası hazırlıyor. Bir anne değil, bir cellat gibi. Evin'in tek dostu, apartmanda yaşayan Ayşe oluyor. Ama ne çocuk kalbi ne de masumiyeti, Suna'nın öfkesine dayanabiliyor. Okuldan eve geciktiği bir akşam, yine şiddetin gölgesiyle yere seriliyor. Gözünü hastanede açtığında artık ne Evin var ne de çocukluğu. Onun adı Aylin, Evin öldü.
Bu cümle, kitabın en ağır tokadıydı benim için. Çünkü gerçekten de Evin o gün öldü. Sadece bir isim değil, bir çocukluk, bir kimlik, bir ruh gömüldü o anda.
Yazar, Evin'in iç seslerini, halüsinasyonlarını, yaşadığı psikolojik çöküşü öyle derin bir dille anlatmış ki, sanki bir roman