Herkese merhabalar
“Annesinin bile el sürmediği çocuğum ben” diye başlar bir şiirim.
Bu kitabı okurken sık sık bu dize aklıma hücum etti.
Yarım kalmış bir çocukluk, duyulmamış bir çığlık, adı bile doğru telaffuz edilmeyen bir kadın: Evin.
Her sayfada içime çöken o tanıdık ağırlık…
Sevgiye susamış, değer görmeye aç bir ruhun satır aralarında kendini anlatma çabası...
Yarım Hece, adını taşıdığı kadar eksik, içimize işleyen bir hikâyeyi anlatıyor.
Kurgusu güçlü, dili sade ama sert.
Zaman zaman okuru duvar gibi karşılayan, bazen de ansızın yumuşayıp sarıp sarmalayan bir anlatımı var.
Ama en çok da çaresizliğiyle, "Ben neden böyle oldum?" sorusuna cevap arayan iç sesleriyle kalbime dokundu.
Kitap boyunca Evin’le birlikte büyüyor, korkuyor, susuyoruz. Onunla birlikte eksiliyoruz.
Çocukluğundan taşan karanlığı yetişkinliğine taşıyan bir kadının izini sürüyoruz.
Ve evet, bu iz zaman zaman öylesine gerçek ki, burnunuzun direği sızlıyor.
Ama itiraf etmeliyim, sonu beni tatmin etmedi.
O kadar yoğun duygunun, o kadar büyük geçmişin ardından, bu kadar sönük bir final beklemiyordum.
Belki de ben bu kadar acının bir "tamamlanışı" olsun istedim.
Bir yüzleşme, bir arınma, bir hesaplaşma…
Ama olmadı.
Bazı hikâyeler yarım kalmalıymış. Ya da belki zaten baştan beri tamamlanmak gibi bir niyeti yokmuş.
Yine de…
Özellikle kız çocuklarına dair dokunuşlarda kalbimi bıraktım. Çünkü en çok sesi çıkmayan çocuklar, en derin acıları taşır içinde. Duygularınızla yüzleşmeye, bazı yaraları kendi içinizde deşmeye hazırsanız başlayın.
Kolay bir okuma değil. Ama kolay kolay da unutulacak bir kitap değil.
Unutmayın ki; sevgi, insanın ilk yuvasıdır. O yuvada yoksa, bütün şehirler evsiz kalır...