Bir kadın vardı, içinde biriken gözyaşlarını tutmak için mücadele ediyordu. Gündüzleri gülümsüyor, geceleri yalnızca karanlıkta dökülen gözyaşlarına teslim oluyordu. İçinde biriken acı, göğsünü sıkıştırıyor, onu adeta boğuyordu.
Bir gün, yağmurlu bir akşamda pencerenin önünde otururken, damlaların camlara vurduğunu gördü. Her bir damla, kendi hikayesini anlatıyordu. Kadının içindeki sancıyı dile getiriyordu. Gözyaşlarının dağınıklığını hissediyordu.
Kadın, bir an için kendini kaybetti. Gözyaşlarına izin verdi. Yavaşça, damla damla, gözlerinden süzülen yaşlar yanağına düşüyordu. Gözyaşları, sessizce yerlere düşerken, kadının içindeki acıyı serbest bırakıyordu. O an, ağlamak istemenin hafifletici bir güce sahip olduğunu fark etti.
Gözyaşları yüzünden süzülüp toprağa karışırken, kadın yavaşça rahatladı. Acının yoğunluğu hafiflemişti. Gözyaşları, içinde biriken tüm duyguları temizlemişti. O an, ağlamak istemenin bir güç olduğunu anladı. İçindeki tüm kederi ve hüznü, gözyaşlarıyla birlikte dışarıya bıraktı.
Yağmur dindiğinde, kadın pencereden dışarıya baktı. Gökyüzü temizlenmiş, bulutlar dağılmıştı. Yeni bir umut doğmuştu içinde. Artık gözyaşlarıyla beraber, acılarını da atabilirdi. Ağlamak isteme isteği, onu hafifletmiş, iyileştirmişti.
Kadın, içindeki duyguları kabullenmeyi ve ağlamak istemenin doğal bir tepki olduğunu öğrenmişti. Bundan sonra, gözyaşlarına direnmeden, duygularını serbest bırakacak ve kendini iyileştirecekti. Çünkü ağlamak, onun için gücünü geri kazanmanın bir yolu olmuştu.