Mutluluk saydığımız şeylerin, sıradan isteklerin peşinden gereksiz bir gerginlikle koşarken, yaşam bize neler kaybettirmiyordu ki! Örneğin, kırkına merdiven dayadığı bir yaşta, sıradan bir profesör olmuş, ölgün, can sıkıcı, zor anlaşılır bir dille başkalarının düşüncelerini öğrencilerine aktarmak, kısacası, orta karar bir bilim insanı niteliği kazanmak için tam on beş yıl dirsek çürütmüş, gecesini gündüzüne katıp çalışmış, ağır bir ruhsal hastalığa göğüs germiş, başarısız bir evlilik yaşamış, bir sürü haksızlık, saçmalık yaparak yıllarını boşa harcamıştı. Şimdi bunları aklına getirdikçe tüm neşesi kaçıyordu. Yeteneklerinin vasat olduğunu anladığı için yazgısına razıydı artık. Çünkü bundan başka çıkış yolu kalmamıştı; her insan neyse olduğu kadarıyla yetinmek zorundaydı.
Kovrin, "Buda, Muhammed, Shakespeare ne talihli kişilermiş ki, sevgili yakınları ile hekimler onları coşkuya kapıldıkları, esinlenip vecde geldikleri için tedavi etmeye kalkışmamışlar," dedi. "Muhammed sinirlerini yatıştırmak için potasyum klorür alsa, günde iki saat çalışsa, süt içse, bu olağanüstü insandan günümüze kala kala azıcık bir şey kalırdı."
"Evet, deli gibiydim, büyüklük kompleksi içindeydim. Ama eskiden neşeliydim, dinçtim, mutluydum. Özgün düşünüp ilginç şeyler söylüyordum. Şimdi daha aklı başında, tutarlı biri oldum ama başkalarından da farkım kalmadı. Birçokları gibi sıradan bir insanım, böyle yaşamak sıkıyor beni. Ah, bana niçin bu kadar acımasız davrandınız? Halüsinasyon görüyorsam bunun kime ne zararı vardı, soruyorum size, kime ne kötülüğüm dokundu?"