Şayet dünya üstünde ve bütün hiçlikler içinde tapınılacak tek bir şey varsa; şayet aziz,saf,yüce bir şey varsa; sonsuzluğa ve belirsize karşı hissedilen, adına ruh dediğimiz o arzuya giden bir şey varsa; o da sanattır.
Dünya'ya bir tesadüf ya da bir şey tarafından fırlatılmış iki varlık, birbirlerini seviyorlar, birbirleri için soluksuz kalıyorlar, gece birlikte geziyorlar, billur aya hayran oluyorlar, yıldızları seyre dalarak söylüyorlar : Seni seviyorum.
Ve bunu iç çekişleriyle, öpücüklerle tekrarlıyorlar. Sonra eşsiz bir arzu her ikisini de eve sürüklüyor,zira bu iki ruhun organları şiddetli derecede ısınmıştır ve işte kısa süre sonra grotesk bir şekilde çiftleşirler. Her ikisinin de aklı fikri dünyaya bir salak daha, onları taklit edecek bir gariban daha getirmektir!
Şu an köpeklerden ve sineklerden daha aptaldırlar.
Hiçbir zaman düzenli bir hayatı, belirli saatleri, düşüncenin de sarkaçla birlikte durması gerekliliğini, her şeyin asırlar ve kuşaklar öncesinden kurulduğu bir duvar saatinin varoluşunu sevmedim.
Elime bir kitap alıp uzaklaşıyordum. Bir nazım kitabıyla, romanla, şiir kitabıyla, heyecan bakiri ve heyecana sahip olmayı bunca isteyen genç bir erkek kalbini ürpertecek bir şeyle...
Peki, herkesin gülümsediği, kendini mutlu bildiği, evlenilen ve sevilen yaşta kendimi yalnız ve çıplak, her tür ilhama, her tür şiire karşı soğuk hissetmeme neden olan bu düşünce nedir?