Kendimi iyi hissetmem gerek, ama bu savaşta beni ölümle öyle uzun zaman yalnız bıraktınız ki, artık yalnızca ölümü hissediyorum, yalnızca ölümü görüyorum; kendim de ölmüş gibiyim.
Sağlığımı soruyorsunuz... Daha iyiyim. Ama tüm umutlarımı yitirmiş olarak yalnızlığa ya da beni hiç sevmemiş ve hiç sevmeyecek olan kimseler arasında yaşamaya yazgılı olduğum sürece neşemi nasıl bulur, nasıl iyi olurum?
Kafamda Linton ile Hindley Earnshaw'u karşılaştırırdım da, aynı durumda olan bu iki adamın birbirinden niye bu kadar farklı olduğuna bir türlü akıl erdiremezdim. İkisi de karısına düşkün birer kocaydı, ikisi de çocuğuna bağlıydı. Böyle olduğu halde, iyi ya da kötü, ikisinin de niye aynı yolu tutmadığını anlayamıyordum. Hindley daha dayanıklı gibi duruyordu, ama ne yazık ki daha beter ve daha zayıf çıktı, diye düşünüyordum. Gemisi kayalara çarpınca kaptan yerini bıraktı; tayfalar da gemiyi kurtarmaya çalışacaklarına, başkaldırıp birbirlerine girdiler; talihsiz tekne için hiçbir kurtuluş umudu kalmadı. Oysa Linton, tersine, sadık ve inançlı ruhlara özgü gerçek bir yüreklilik gösterdi: Tanrı'ya güvendi; Tanrı da onu avuttu. Biri umudunu kesmedi, öteki ise kendi seçti; böyle olunca da, yazgılarına katlanacaklardı.