İnsan büyürken her şeyini yanında getirmez.
Bazı duygular yolda kalır, bazı cümleler hiç söylenemez, bazı gözyaşları içine akar. Ve içimizde bir çocuk kalır… Suskun, kırılgan ama hâlâ hisseden.
İçimizdeki çocuk, ilk kez “abartıyorsun” dendiğinde incinir.
Ağladığında susturulduğunda, korktuğunda küçümsendiğinde, sevilmek için uslu olması gerektiğini öğrendiğinde… İşte o an, kendini geri çeker. Konuşmamayı, istememeyi, hissetmemeyi öğrenir.
Yıllar geçer.
Biz yetişkin oluruz. Güçlü görünürüz. Dayanırız.
Ama bir bakış, bir terk ediliş, bir yüksek ses… İçimizdeki o çocuk uyanır. Çünkü iyileşmeyen hiçbir yara zamanla kaybolmaz, sadece sessizleşir.
Bugün ilişkilerde neden bu kadar yoruluyoruz?
Neden bazı insanlara fazlasıyla bağlanıyor, bazılarını ise daha baştan itiyoruz?
Çünkü geçmişte alamadığımız sevgiyi bugünde tamamlamaya çalışıyoruz. Çocukken duyulmadıysak, yetişkinliğimizde anlaşılmak için kendimizi parçalıyoruz.
İçimizdeki çocuk hep şunu sorar:
“Ben sevilmeye değer miyim?”
Oysa sorun, değerimizde değil…
Sorun, bizi taşıyamayan kalplerde, duygularımızı küçülten sözlerde, susmayı marifet sayan dünyadaydı.
İyileşmek; güçlü olmak değildir.
İyileşmek, içimizdeki çocuğun yanına oturup ona şunu söyleyebilmektir:
“Artık yalnız değilsin. Seni duyuyorum.”
Belki de içimizdeki çocuk hiçbir zaman susmaz.
Ama bir gün, ağlamadan konuşmayı öğrenir.
Ve biz, kendimize ilk kez gerçekten şefkatle bakarız.