Birer birer dökülen takvim yaprakları bize zamanın ne denli hızlı geçtiğini gösteriyor olsa da yaşadığımız bunca ömre sanki birden fazla ömürlük zaman eklenecekmiş gibi biz günlerin hep aynı nakaratta çaldığına ve asla tükenmeyeceğine kendimizi inandırmaya devam ederiz. Tuhaf mahluklarız doğrusu. Ölümden bu denli korkarken, yaşamaktaki ustalığımız da asla hak ettiği yere gelmez. Bazen anlamakta zorlanırım. İnsan, ortalama ömrü boyunca içten gelen bir duygu ile hareket edip, gerçekten istediği bir şeyi yapmakta neden bu kadar geride kalır, neden bir türlü hayal ettiği gibi yaşamaz, yaşayamaz. Elbette, salt insan üzerinden cevaplanabilecek bir soru değil bu. İçine doğduğu aileden büyüdüğü çevreye kadar onun düşünce dünyasını ve yaşam standartlarını etkileyen pek çok etken vardır. Hiçbir zaman kendisine bir şey sorulmamış, fikri alınmamış, ne denilirse yapması beklenmiş ve olup biteni sorgusuz sualsiz kabullenmesi istenmiş bir insandan aksi olacak şekilde protest bir davranış beklemek zor olsa gerek. Ama kuşkusuz onun ruhunun derinliklerinde onu huzursuz etmeye, aklını kemirmeye devam eden sancılar vardır ve var olacaktır.
Seslerin, imgelerin, gökteki kuşların, sudaki zerrenin, alından moruna dek tüm renklerin kendi devinimi içinde bir anlam meydana getirdiği bu zaman dilimindeki yerimiz amaçsız ve sevgisiz bir noktada son bulmamalı. Gözlerini dünyaya açan, hatalar ve doğrular yaparak büyüyen, kavramları tanıdıkça içinde yaşadığı dünyayı da tanımaya başlayan insan, yaşam ile ölüm arasında yığılan sıkıcı meselelerden kendisini sıyırıp, zaman bütünün onun için sanıldığı gibi sonsuz olmadığını anlamalı ve kısıtlı ömrünü renkli kılacak davranışlar geliştirmelidir.
Başka bir dünya daha yaşamayacağımız gibi ölümden sonra bizi karşılayacak sonsuz bir zaman da olmayacak.