Maximillien

Maximillien
@Maximillien
Evli
Üniversite
İstanbul
İstanbul
79 okur puanı
Nisan 2019 tarihinde katıldı
İntiharın sosyolojisi ve Bakırköy'de ki Dram
Türkiye’deki 1 milyon kişinin olası intihar eğilimi ile iki ailenin intiharı medyada her ne kadar münferit bir eylem şeklinde yansıtılmaya çalışılsa da bu intihar vakaları sosyolojik bir olgunun parçalarıdır. Toplumun gündemine “farkındalık” oluşturacak denli 48 saat içerisinde gerçekleşen iki toplu intihar vakası hepimize “neler oluyor?” dedirtti derken son olarak Bakırköy'de yaşanan olay.İstanbul Fatih’teki bir apartman dairesinde yaşayan dört kardeşin ‘siyanür’ ile intiharlarının üzerinden saatler geçmemişken Antalya’dan da benzer bir intihar haberi ulaştı. Antalya’daki dört kişilik bir aile de ‘siyanür’ ile hayatlarına son verdi. İki ailenin hikâye dökümlerinden anlaşılacağı üzere intiharlarının sebebi yaşadıkları ekonomik buhran… Fatih’teki ailenin üstesinden gelemedikleri bir borç batağına girdikleri ve son çareyi hayatlarına kıymakta buldukları görülüyor. Antalya’daki ailenin de arkalarında bıraktıkları veda mektubundan ve çevrelerindeki tanıklıklardan benzer bir buhranın içerisinde oldukları anlaşılıyor. Toplumda bir şeylerin uzunca bir süredir yolunda gitmediği aksiyomu nüveleriyle birlikte zaten bilindikti, intihar vakaları ile bu aksiyomun çapı genişledi denilebilir. Bu iki intihar vakası kamuoyuna yansıdığından haberdar olduklarımız, peki haberdar olamadığımız nice buhrana ne demeli? Türkiye’de ağır depresyonlu 4 milyon kişiden 1 milyon kişinin intihar eğilimi içerisinde olunduğundan bahsediliyor. Hayata tutunmak için asıldıkları kirişleri ellerinin arasından kayma noktasına gelen bu 1 milyon kişinin akıbetleri de mi ‘siyanüre’ bulanacak? Türkiye’nin çalkantılarla şekillenen hal-i pür meali, toplum üyelerinin hayatlarıyla ilgili verdikleri kararlarda patolojik davranışların etkili olmasında biricik etkiye sahip. Siyasal, ekonomik, sosyal, hukuk alanlarının
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Faşist ABD ve My Lai katliamı
Irak'taki katliamların benzeri bir zamanlar Vietnam'da yapılmıştı. My Lai katliamı, uzun yıllar, insanlığın karşısında bir ibret kaynağı olarak durdu. Naklen yayınlı, bilgisayar oyunu tarzı savaşlar döneminde unutuldu. Sanki tam da şimdi yeniden hatırlasak iyi olacak... size de öyle mi görünüyor? zihnine bir daha çıkmamak üzere kazındı. Hersh'in ilk haberinin ve fotoğrafların yayımlanmasının ardından, ihbar mektubuyla asıl soruşturmanın açılmasını sağlayan eski asker Ridenhour gazeteciyi aradı, o da başta Amerika, dünyayı sarsan hikâyenin ayrıntılarını böylelikle tamamlayabildi. Savaşın ne olduğunu bilmek... Seymour Hersh, 1960'larda Associated Press adına Pentagon muhabiri olarak çalışıyordu. Savaşa karşı çıkan başkan adayı Eugene McCarthy'nin basın danışmanlığını yapmak üzere bu görevinden ayrıldı. 1969'da Pentagon hakkında bir kitap üstünde çalışırken, Vietnam gazilerinin avukatlığını yapan bir adam bürosuna gelip onun kulağına şunu fısıldamıştı: Ordu, 75 sivili öldürmekle suçlanan bir subayı yargılayacaktı. Hersh bunu duyar duymaz niye ciddiye aldığını tam açıklayamadı sonradan. Galiba sağduyu ve tecrübe sözkonusuydu. 1992'de meslektaşlarıyla görüşürken, "Savaş hakkında yeterince bilgim vardı, bunu mantıksız bulmayacak kadar," demişti Seymour Hersh. "Bulaşma bu işe!"Gazeteci, fısıltı yoluyla gelen ilk ihbardan sonra biraz araştırdı ve meselenin Teğmen Calley diye biriyle ilgili olduğunu öğrenebildi. Ordu içinden birilerine sordu. Hep şu cevabı aldı: "Bulaşma bu işe, kafanı çevir!" Hersh, bir gün başka bir iş için gittiği Pentagon'da, önceden tanıdığı bir albaya rastladı. Albay, Vietnam'da yaralanmış, generalliğe yükselmişti. "Şu Calley meselesi nedir?" diye ona da sordu Hersh. Ve şu cevabı aldı: "ılişme ona." Hersh tanıdığı bir Kongre üyesine de gidip Calley
Uyan Ey halk Kriz var...
Değerli sanatçımız Timur Selçuk’un 80’li yıllarda dillerde olan meşhur şarkısının sözleri “kriz var, bunalım var! Ekonomi tıkırında” şeklindeydi. İşte şarkının bu sözleri taam da bugünleri tarif etmek için birebir doğrusu.Ülkede “kriz var mı yok mu” tartışması kafa karıştırıyor. Sağlıklı bir analiz ve aydınlatıcı bir tartışmanın çok kanallı ama tek sesli hale getirilen yandaş/yalaka medyada yapılması, konuşulması mümkün değil. Meclisteki muhalefet partileri ise, K. Derviş’in ve neo-liberal ekonomi anlayışının sadık ve taklitçi birer müridi adeta.O zaman bu iş, durumdan vazife çıkarmmak suretiyle bizlere düşüyor yine, yeniden. Öncelikle teknik olarak ekonomik krizin varlığı için, ekonominin üst üste en az 2 çeyrek yıl süreyle küçülmesi, daralması gerekiyor. Halen olmasa bile bu yılın son çeyreği ile gelecek yılın ilk çeyreği sıfır ve/veya eksi büyümeye potansiyel teşkil eder görünüyor. Yukarıdaki kriz tarifimiz, geçen dönemlerde geçerli olan sabit kur rejimlerine ilişkin bir kabuldür. Bilindiği üzere 1994 ve 2001 yıllarında yaşadığımız ekonomik krizler sabit kur rejiminde yaşanan büyük oranlı devalüasyonların akabinde döviz kurlarının finansal-bankacılık krizini tetiklemesiyle ortaya çıkmıştı.1994 krizi, 1995 ve 1996 yıllarında sağlanan büyüme ve 2001 krizi ise, 2002 yılında sağlanan büyüme ile aşılabilmişti. Hâlbuki 2019 yılında dalgalı kur rejiminde bugün yaşadıklarımız, önceki krizlerdeen daha farklı. Geçmiş krizlerde bir gecede yaşanan devalüasyon, şimdi 9 ayda %60 gibi çok yüksek bir oranda ve zamana yayılarak gerçekleşti bu kez. Bu nedenle eskisi gibi bir gecede parasal ve finansal şok veya bir kriz ortamı yaşanmadı.Bütün krizlerin AnasıŞu anda yaşananları üçüncü nesil ekonomik kriz olarak tanımlayabiliriz. Hatta yaşanan bütün krizlerin anası olarak bile
Şimşek Ailesi ve yürekleri kanatan bir Trajedi daha. Allah belanı versin Akp.
“Para babalarının işsizlik ve pahalılık cehennemi can almaya devam ediyor. Daha bu sabah Fatih,te yaşanan dramatik olayla ilgili olarak bir yazı yazmıştım ki aradan 4 saat geçmeden Antalya Konyaaltı İlçesinden yürekleri yakan bir haber daha geldi. Baba Selim Şimşek mektubunda 9 aydır çalışmadığını ve herkesten özür dileyerek yapacak bir şeyi olmadığını belirtmiş. “Bu milletin a… koyacağız”, diyen BEDAŞ’ın sahibi, arsız yüzsüz Mehmet Cengiz’in milyonluk vergilerini silenlerin utancı! Merak etmeyin yarın AKP’gillerin bakanlarından birileri çıkar ve “ekonomiyi manipüle etmek için kendilerini öldürmüşlerdir” diye açıklama yaparlar, biz de onların yerine utanırız! İşte memleketin hali pürmelâli… Kimilerinin “devlet malı deniz yemeyen domuz” anlayışıyla üç dört yerden 250 bin lira gibi rakamlarla maaş aldığı, kimilerininse işsizlik ve hayat pahalılığı cehenneminden ölümle kurtuluş aradığı bir memleket olduk. Kimilerinin üç dört kişilik yemeklerde beş-on bin lira hesap ödediği memleketimizde, kimilerimiz intiharlarla kurtuluş arar oldu. AKP’gillerin belirlediği sefalet ücreti maaşlara hacizler geliyor, iki ay fatura ödemedi diye elektrik gibi son derece insani, bir ailenin son derece doğal hakkı olması gereken bir ihtiyaç şak diye kesiliveriyor. Fakat yandaş şirketlerin devlete olan milyon dolarlık borçları bir kalemde siliniveriyor. AKP’gillerin Kaçak ve Haram Sarayı’nın günlük maliyeti ise 4.5 milyon lira. Bunca hırsızın, dolandırıcının, yolsuzluktan yolunu kaybetmiş asalakların fink attığı memlekette, onuru için canından, yaşamdan vazgeçenlerin olması bizleri kahretti. AKP’giller eliyle devlete, kamuya ait olan tüm kurumlar emperyalist yabancı sermayeye satıldı ya da yerli işbirlikçi yandaş şirketlere peşkeş çekildi. Ve bu halkın bu şirketler tarafından daha ne kadar
4 Kardeşin ölümü ve Dilek Güngör adlı sistem yalakası sabah yazari
İstanbul’un Fatih ilçesinde dört kardeş, kapılarına bir “dikkat” notu asarak, siyanürle intihar etti. Polislerin olay yerinden ayrılmasından sonra BEDAŞ, 2 aydır faturası ödenmediği gerekçesiyle elektrikleri kesti. Sonra ailenin bakkal defterine kalem kalem işlenmiş borçları, intihar eden kardeşlerden Oya Yetişkin’in borcu ödeyememişliğinin mahcupluğuyla bakkala söylediği “Maaşıma haciz kondu” cümlesi çıktı ortaya. Mimar Sinan Üniversitesinde canlı model olarak çalışıyormuş Oya Yetişkin, yani yarın ne olacağının belli olmadığı güvencesizliğin tüm sorunlarıyla, saatlerce kıpırdamadan, kazancı aya vursan bir asgari ücret etmeyecek paraya… İki kardeşin obezite sorunları varmış, günümüz yoksullarının dertli hastalığı; son aylarda günde 6 ekmekten 10 ekmeğe çıkmış bakkal alışverişleri, domates, soğan, fasulye değil artan, en kolayından ve en ucuzundan ekmek… Ölen anne babalarından borçlar kalmış kardeşlere, ödenemeyen, büyüyen… Belki aynı dertlerden muzdarip ama yine de bir nebze mutlu olunan günlerden, pırıl pırıl eski fotoğraflar yansıdı sonra. Arkadaşlarının dostlarının dile getirdiği “Çok gururlulardı, hiçbir yardım istemediler” sözleri… İntihar, netameli bir konu. Tek bir belirleyeni, profili, nedeni yok. Ama bildiğimiz bir şey var; siyasal, ekonomik, kültürel, sosyolojik olarak tarihin en gerilimli, en sıkışık ve en belirsiz döneminde olan memlekette bu intiharlar yalnızca “bireysel” değil, toplumsal nedenlerin iç içe geçmişliğinin bir sonucu. Tam da bu nedenle böylesi intiharlar; siyasal sahnenin zaten çökmüş olduğu, ekonomik çöküşün yavaş yavaş ama sarsıcı bir biçimde ortaya çıktığı memlekette, bu çöküşü bütün şiddetiyle kayda geçiren işaretin kendisi oluyor. Bu sarsıcı ölümden önceki hikayeler hatırlanıyor yeniden; çocuğuna okul pantolonu alamadığı için,