Ben şu kızlardandım; bilirsiniz saat on ikiyi vurduğunda külkedisine değil, balkabağına dönüşenlerden... Bir külkedisi masalında bile, kesinlikle onu baloya götüren o araba olurdum veya pamuk prenses masalındaki zehirli elma olurdum. O kadar ki ben, saçlarım dökülmüş bir Rapunzel olurdum.
"Gerçekten komik değil mi? Artık benim sen başkasını seveceksin diye ödüm kopuyor, kötülüğe yenileceğim diye..."
"Benim için başkası diye bir ihtimal yok. Ya sen varsın ya yokluğun. Hep böyle oldu. Ya sana sarılırım ya yokluğuna."
"Antoni."
"Hı?"
"Antoni." diye yineledi. "Bir başkasına değil, bana sormalısın, Elisa. Adım, Antoni Denis Porowski."
Ve her harf kederle süsleyecek sonsuz hikâyelerin ilk kelimeleri olmuştu.
Çünkü zannedilenin aksine sevgi, onunla mutlu günleri yaşayabilme arzusu değildi. Sevgi, onunla korkunç bir yaşam döngüsü içine hapsolup kalmışken, bütün bedenim yara bere içinde parçalanmışken bile beni acıyan yerlerimden sardığını hissetmekti.