Hamnet…Şu sıralar filmi dolayısıyla üç okurdan en az birinin elinde olan o kitap. Maggie O'Farrell’in kaleme aldığı roman, Shakespeare’in oğlu Hamnet’in ölümünden yola çıkar. Tarihsel kayıtlarda Hamnet hakkında neredeyse hiçbir detay yoktur. Yazarımız ise bu boşluğu bilinçli olarak doldurur. Ancak eser boyu Shakespeare'in adı geçmez. Eşi Agnes romanın merkezidir. Bir diğer ifadeyle tarihin tozlu sayfalarında kalmış bir figür, burada yasın yansıması haline gelir. Belki de bu yüzden feminist bir yeniden yazım olarak da yorumlanabilir.
Romanın en güçlü yanı ise bana kalırsa yasın yalnızca konu olarak değil, anlatı tekniği olarak da kullanılmış olmasıdır. Zaman doğrusal ilerlemez. Geçmiş ve şimdi birbirine karışır. Hatıralar geri gelir, aniden kesilir. Böylece yası hayatın içinden bir yerden yakalarız. Yazarımız, yası dramatize etmez. Onu gündelik yaşamın içine yerleştirir. Sessizlikle, boşlukla, eksiklikle anlatır. Ev aynı evdir ama artık başka bir duygu hakimdir.
Ve elbette şu ince ama güçlü bağ: Hamnet ile Hamlet arasındaki yankı. Roman bunu açık açık söylemez ama ima eder. Bir baba, kaybettiği oğlunun adını sahnede yeniden yaşatır. Sanat bir nevi acıyı dönüştürme biçimidir. Acı, kelimelerle kendini yansıtır, bir tragedyaya dönüşür.
Film uyarlamasına da değinmeden geçmek olmaz. Ben de filmi yakın zamanda izledim ve özellikle finalde kurulan bağ beni gerçekten etkiledi. Abartıya kaçmadan, metnin ruhuna sadık kalarak… O sahnede gözlerim doldu diyebilirim. Uyarlamalarda genellikle en büyük risk, metnin derinliğini kaybetmektir. Hamnet’te ise romanın yas atmosferi, o ağır sessizlikte kendini bulmuş.