“Şimal Yıldızı”, kıyametin gürültüsünü değil, sonrasındaki o ağır ve yankılı sessizliği anlatıyor. Bu roman, hayatta kalma hikâyesi gibi başlayıp insanın kendi içindeki çürümeyle yüzleşmesine dönüşüyor. Yazar, dünyayı yıkan felaketi değil, o felaketten sonra geriye kalan “insanı” kurcalıyor. Metindeki sis, sadece mekânı değil; hafızayı, vicdanı ve anlamı da örtüyor. Özellikle “Kıyafet Ormanı” gibi sahnelerde, yok oluşun en ürpertici hâliyle karşılaşıyoruz: bedenler gitmiş, hikâyeler askıda kalmış. Bu kitapta umut, klasik bir kurtuluş vaadi değil; daha çok, karanlığın içinde inatla yürümeye devam eden bir yanılsama gibi. Dili yer yer sert, yer yer şiirsel; ama asla konforlu değil. Okuru rahatsız ediyor, sorgulatıyor ve en önemlisi şunu sorduruyor: İnsan, her şeyini kaybettikten sonra hâlâ insan kalabilir mi?Ben okurken çok keyif aldım herkese tavsiye ederim ve kitapta bazen kendimi kaybettim.Okuyacaklara keyifli okumalar diler yazara çok teşekkür ederim emeğine kalemine sağlık.Okuru çok olsun.