18. yüzyıla kadar cadı avı yapan ve yargılamalarda Tanrı’nın iradesini, belli fiiller yaparak bilebileceklerine inanan Avrupa, İslami fıkıh usulü metinlerini, oryantalizmin geliştiği 19-20. yüzyılda nasıl anlayabilirdi? Daha dün, suya attıkları bir kadının suya batması ve batmaması ile cadı olup olmadığına karar verirken bugün, bir metin üzerinden hukuk tartışmayı, metnin içindeki ibareleri tasdik ederek ibarelerin bir anlama delalet güçlerinin sınıflamayı, bu tasnife dayalı bir usul oluşturup sonra neredeyse tamamen soyut zeminde bunları tartışarak metafizik olgulara sığınmadan rasyonel bir fıkıh geliştirmeyi ele alan metinleri nasıl anlayabilirler? Doğal olarak anlayamadılar. 
Emile Dermenghem: “Robertson, Şarlken’in Tarihi adlı eserinde şöyle diyor: “Dünya tarihinde, yalnızca Muhammed’e tabi olanların kendileri, insanları İslam’a davet ederken büyük bir tatlılık güzellik ve müsamahayla davet etmişlerdir. Onların dışında hiç kimse böyle güzel bir davette bulunabilmiş değildir.”
Dermenghem’in naklettiği bu hadiste Hz.Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur.
“Her kim, bir zımmiye (gayrimüslim tebaa) eziyet ederse kıyamette ben onun hasmı(düşmanı) olacağım.”
Burada, Hz.Ömer’in bir Fatih olarak Kudüs’e girdiği anı hatırlatmak istiyoruz. Hazreti Ömer buraya girerken hiçbir Hristiyana, en ufak bir kötülüğün yapılmasına müsaade etmemiş, kiliseleri kendilerine bırakmış ve hiç kimsenin bu kiliselere dokunmamasını emretmişti. Ayrıca Kudüs Patriğinin fevkalade gönlünü aldıktan sonra, patrik ona, kendi kiliselerinde namaz kılmasını teklif ettiği halde Hz. Ömer, bunu kabul etmeyip daha sonra gelecek müslümanların, bu davranışı delil göstererek kiliseleri mescitlere çevirmeye kalkışmalarını istemişti. Bunu açık kalplile ifade etmek lazım ki, Hz.Ömer’in bu davranışı, haçlı ordularının, Kudüs’ü asırlar sonra Haçlı Seferleri sırasında tekrar müslümanların ellerinden aldıkları sırada süvarilerin dizlerine ve adlarının dizginlerine kadar çıkan bir kan gölü içerisinde şehre girişleri ve bütün Müslümanları ve şehirdeki herkesi kılıçtan geçirmek suretiyle büyük bir katliam yaptıklarını görüyor ve her iki Fatih’in Kudüs şehrine girişlerini yan yana getirip yorumu okuyucuya bırakıyoruz. Hazreti Ömer, Kudüs’ü fethederken Hristiyanlara nasıl davranmıştı, haçlılılar ise yine bir Hristiyan olarak Kudüs’ü müslümanların ellerinden aldıklarında nasıl bir davranış sergilemişlerdi. 
Ve kabile içinde ancak belli sayıdaki kadına yer verilebileceği için kızlar hiç acımadan öldürülüyordu. Nihayetinde hakim ahlak anlayışının tezahürünü, davranış olarak bu olguda görmek zor değildir. Güç ve servet odaklı bir ahlak anlayışı, buna katkı sağlayamayacağını düşündüğü kız çocuklarını öldürmekte beis görmemiştir. Zira öyle bir tanımlamada onlar için hayatın gayesi, refah ve güç sahibi olmaktan ibarettir. Kız çocukları ise buna katkı sağlayacak gibi durmuyordu.
Samimi bir gayrimüslim, Hz. Muhammed’e (s.a.v.), başka hiçbir şey için saygı duymasaydı dahi, sadece bunun için saygı duyması gerekirdi.