“Yakın bir teneke dama damlayan yağmur damlasını bu sırada sırtımda duyardım. Bu damlanın peşinden nerelere kadar gitmek mümkünse, gittiğim olurdu.
Sokakta kalmış bir kedi, çıplak bacaklı bir çocuk, bir sefil, bir beyaz ense; bir kıvırcık saç, kaloriferli, kütüphaneli, bol ışıklı bir oda, güzel bir yüzün ortasına konmuş aynı yağmur damlası…
Bir üzüntüdür beni kavrardı.
İçime o yağmur damlasından hasretleri,
fakirlikleri, saadeti, insan hayatının saadet ve felaket gibi gözüken, tüm cevherini doldurduğumu duyar, sevgilimin esmer yüzünden firar eden, kayıp giden bir tadı karıştırarak içindekini bir hamlede yutardım…”
Öldürmeyi, öldürtmeyi düşünemezdi.
Çünkü düşünmezdi.
Çünkü baskıya karşı çıkmamak üzere yetiştirilmişti.
Bilmiyordu başkaldırabileceğini; baskıyı, zorbalığı yaşamın doğal bir öğesi bellemişti. Bu baskıyı erkeklerin kurması,her bakımdan kurması da doğaldı onun için. Çünkü güçlü olan onlardı; hep başta olan, her şeye egemen olan.
Adamın yüzünde manalı hatlar vardı. Sevilmemişlerin, çok üzülmüşlerin, sarhoşların, bir zaman güzelken çirkinleyivermişlerin, okumuşların, hasılı içi rahatsızların yüzlerindeki ifade...