Başka bir deyişle, Hegel, insanın gerçekten özgürleşebilmesi için, her şeyden önce onun özlemlerini karşılayıp, kendisini gerçekleştirmesini sağlayacak doğru ve rasyonel bir biçimde düzenlenmiş kurumlara ihtiyaç bulunduğunu öne sürer. Bu kurumlar, düzenlenişlerine ve yapılarına bağlı olarak, inşasını sınırlayabildiği kadar geliştirebilirler de. Dahası özgürlük, ancak kişiler arası bir hayat içinde gerçekleşebilir. Çünkü insanın kendisini gerçekleştirebilmesi için, öncelikle kendisini tanıması, bir özbilince sahip olması gerekir. İnsanın özbilince sahip olması ise onun başkalarıyla karşılaşmasını, onlar tarafından tanınmasını gerektirir. Hegel'e göre, söz konusu tanınma sürecinden önce, bireyin özbilinci sadece bir doğuş evresindedir. Fakat bu karşılıklı tanınma sürecinin ardından, ilişkinin taraflarından her biri yaşayan akıl sahibi bir varlık olarak belli bir kimliğe sahip olur. Başka bir deyişle, insan sosyal olarak tanınan ve kabul gören bir kişi haline gelirken, biraz daha gerçekleşmiş, hakiki anlamda özbilince sahip bir varlık olma düzeyine yükselir.
Demek ki Hegel'e göre, karşılıklı tanınma ve kabul görme süreci, başlangıçta taraflardan her birinin üstünlüğünü kanıtlamak amacıyla girdiği çatışmayı aşan bir şey olmak durumundadır. Bu çatışmanın sonuçlan söz konusu olduğunda, taraflardan biri, diğerinin tanınma isteğini boşa çıkartırken, onu hâkimiyeti altına alabilir. Fakat her iki taraf da birbirlerini karşılıklı olarak tanıdığında, sadece kendileri kendi içlerinde belli bir uyuma kavuşmakla kalmazlar, uyumu birlikte yaratma yoluna girerler. Bu sayede birlikte zenginleşip, bu türden ilişkiler yoluyla gerçek bir cemaati, organik bir toplumu tesis ederler.
*** Hegel, insanın bölünmüş, kendisini başkalarına ve politik düzene yabancılaşmış bir varlık olarak