Bir beşer olarak doğa yanında hayata doğan insanın kişi haline gelmesi, içerisinde var olduğu toplumun anlam-değer dünyasını ve eşyayla kurduğu ilişki tarzını kavramasıyla mümkündür.Bu nedenle bir beşer olarak insan için önce gelen toplumsallıktır, bireyliliğini ise süreç içerisinde kazanır. Beşerin insanlaşma sürecinde kişi olma, kişilik kazanma macerası, türüne göre fizyolojik-anatomik gelişimini tamamlama ile nutkiyetini kullanma aşamasına geçme kısaca akil-baliğ olma biçiminde özetlenebilir.
İşaret edemediğimiz mahiyetleri akli seviyede tartışırız ama yaşamın içerisinde eyleme bakarız; davranışı esas alırız.Işk kavramının mahiyeti üzerine düşünene aşık denmez, filozof denir.Bize tarih bilincinden, insan haklarından, kardeşlikten, bir-arada yaşamaktan, özgürlükten vs. bahsedenler bunları göstermeliler, aksi takdirde yalnızca konuşmuş olurlar; hayata ilişkin düşündüklerini eylemeyenleri ise ciddiye almak zorunda değiliz; bırakalım konuşsunlar; kendilerini tüketsinler. Çünkü mum yanar ama tükenir...
Türkiye’de, okumuşlar nezdindeki Tanrı inancı, mitolojik ve psikolojik seviyede kaldığı, teolojik bir mahiyet kazanmadığı sürece, makulattan(düşünce) kaynaklanan bir haysiyet var -olmaya-cak; din de ahlakın değil ahlaksızlığın kaynağı olmaya devam edecektir.
Kadim kültürümüzde nazar, hakikati bilmek; hayr, bu hakikate göre eylemektir. Hakikatsiz hayr, ilimsiz amele benzer.Hayr, hakikatin siyasetidir.Bir toplumun hakikati yoksa siyaseti; dolayısıyla bir nazarı yoksa manzarası olamaz.”Olsun” ya da “olmalıdır” bir temennidir; kadim geleneğimizde temenni dua hükmündedir; ancak ne yazık ki nazar, dua ile yapılmaz.