Unutulmamalıdır ki, hakikate ilişkin bir bilgi, kurtuluş sunmaz; belki de akli bir saadet sağlar; kurtuluş ise siyasetin amacıdır. Hiçbir felsefei manzume savaş kazanmak; hiçbir siyaset de hakikat üretmek zorunda değildir. Ama yine unutulmamalıdır ki, siyaset, bir hakikatin siyaseti ise medeniyet yaratır; siyasi amacı hakikat haline getirirse-Moğollar ya da ABD’liler gibi- büyük bir yıkımdan başka bir şey çıkmaz.
Bir milletin tarihine ilişkin resmî, tasavvuru bilgiye değil de yalnızca övgü ya da sövgü içerikli duyguya dayanırsa o millet tarihteki yönünü bulamaz. Bu nedenle, sık sık tekrar ettiğimiz üzere, tarih, ancak ve ancak geleceğe ilişkin projesi olan milletler için anlamlıdır; sadece övenler için tatmin edici bir nostalji iken sadece sövenler için ise kurtulunması gereken bir yüktür...
Tarihi okumalarım da biz Türklerin, kabaca Tanzimat’tan bu yana, her şeyi ama her şeyi, siyaseti, diyaneti, ilmi yarar- zarar ikilisi içerisinde değerlendirdiğimizi; uygulamaları esas alıp ilkeleri ihmal ettiğimizi; dolayısıyla hakikati değil yarar-zarar ikilisine göre örgütlenen siyaseti öncelediğimizi; kısaca bizi yaşatanın merak değil kaygı olduğunu gösteriyor. Bu nedenlerle Jön Türkler her şeyini benimseyecekleri mevcuda katılmaktan yana, bedel ödeyecekleri icattan yana değil. Evet! Jön Türklerin, iyisi ve kötüsü, doğrusu ve yanlışı yok; yalnızca yararlı ve zararlısı var. Bu yüzden demirci istiyorlar filozof değil! Nazari aklın yokluğunu anlıyoruz da; ya ameli akıl? O nerede: Üslup ve adap...
Kişi neyi severse sevsin, neyi yererse yersin; neye inanırsa inansın, neyi inkar ederse etsin, kısaca ne ederse etsin bilerek etsin.Çünkü ed-e-bil-mek, bilmektir. Kudemanın dediği gibi, “Evrende en değerli insandır; insanda en değerli akıldır; aklın değeri bilmesindedir; bilmenin değeri ise adaletle eylemesindedir.”
İyi niyete gelince, sevgi ve yergideki iyi niyete cehaletin eşlik etmesi cehenneme giden yolların taşlarını döşemeye yarar; bilginin eşlik etmesi ihlasa, samimiyete inkılap eder. Bilginin, idrakin gerekli olduğu yerde sevgisine ve yergisine, kısaca ihsasına göre eyleyen kişi, kudemanın deyişiyle ahmaktır ve Şükrullah’ın güzel ifadesiyle, “Bir milleti mahveden, yöneticilerinin ve bilginlerinin ahmaklığıdır.”