Bazı kitaplar hikâyesini anlatır, bazıları ise hikâyesini fısıldar.
Altı Harfli Bir Tatlı, tam olarak ikincilerden.
Bu kitabı okurken bir olay örgüsünün peşinden gitmiyorsun; sanki bir hafızanın içinde yürüyorsun. Bir çocuğun zihninden sızan kırık dökük anılar, sesler, eksik kalmış duygular… Her şey biraz bulanık ama fazlasıyla gerçek.
Meltem’in Selime Teyze’ye gelişi, onun hikâyesini dinlemekten çok, kendi içindeki düğümü çözmeye gönderilmiş olması gibi. Başkasının hayatına dalarken, asıl kendi denizine düşüyor.
Selime Teyze, romanın duygusal yükünü sessizce sırtlayan bir karakter. Hayatın ağırlığını konuşmadan taşıyan, söyleyemediklerini susarak anlatan bir kadın. Çok konuşmuyor ama buna da gerek yok; çünkü suskunluğu her şeyi anlatıyor. Hikâyeye bir “yaşanmışlık tortusu” bırakıyor.
Meltem’in evliliğinden beklentileri romantik ya da uçuk değil; aksine son derece insani. O, hayattan imkânsızı istemiyor. Sadece bildiği hayatı istiyor. Dedesiyle babaannesinin yan yana duruşu, bir evin nasıl “yuva” olduğuna dair zihninde bir şablon bırakmış. Meltem, evlenirken bu şablonu yanında getiriyor. Farkında olmadan.
Sorun tam da burada başlıyor:
İnsan çoğu zaman sevdiği kişiyi değil, tanıdığı hayatı ister.
Meltem de eşinden bir adamdan çok, bir düzen bekliyor. Bir ses, bir susuş, bir tavır… Ama karşısındaki adam o evin içinden gelmemiştir. Aynı mutfağın kokusunu bilmez. Aynı sessizliklerin anlamını çözemez.
Bu yüzden Meltem’in kırgınlığı aşka değil, yuvaya yöneliktir.
Ve insan en çok yuva hayali yıkılınca incinir.
Kitap bir hikâye anlatmıyor; doğrudan hafızanın içinden konuşan bir ses gibi ilerliyor. Dil süslü değil, hatta yer yer çiğ. Ama tam da bu yüzden gerçek. Cümleler kısa, sözcükler gündelik. Bu bir eksiklik değil; bilinçli bir tercih.
Kimse büyük cümleler kurmuyor,