Husserl’i, ampirik bilincin içine hapsolarak dünyayı kuran transandantal bilinci gösterdiği yetkin betimlemelerin her birinde izliyoruz; psişik ve psikofizik ben’imizin “epokhe” sonucu ortaya çıkması gereken aşkın bir nesne olduğuna
onun gibi inanıyoruz. Ama kendimize şu soruyu da soruyoruz: Bu psişik ve psikofizik ben yeterli değil mi? Onu mutlak bilincin yapısı olan transandantal bir ben’le çift hale getirmek gerekli mi?
“Düşünüyorum bütün tasarımlarımıza eşlik edebilmeli” tümcesini Kant’a mal etmek gerekir. Ama gerçekte, Benin bütün bilinç durumlarımızda bulunduğunu ve deneyimimizin üstün sentezini hakikaten gerçekleştirdiğini mi çıkarsamakgerekir bundan? Öyle
görünüyor ki bu, Kantçı düşünceyi zorlamak olurdu. Eleştiri sorunu bir hak sorunu olduğundan, Kant “Düşünüyorum” ediminin olgusal varoluşu üzerine hiçbir şey onaylamıyor. Gerçekte deneyimin [olanaklılık] koşullarını belirlemek sözkonusu. Bu koşullardan bir tanesi, algımı ya da düşüncemi, her zaman, benim algım ya da düşüncem olarak göz
önüne alabileceğimdir. Bütün söylenebilecek budur.
Ancak şunlara işaret etmek gerekir: 1) tanık olarak düşünüm, tanık varlığına ancak görünüşün içinde ve görünüş aracılığıyla sahip olabilir, yani kendi varlığı içinde derinlemesine bir biçimde düşünümselliğime yakalanmıştır ve böyle olduğu için de hedeflediği “Selbststândigkeit”a asla ulaşamaz, çünkü varlığını işlevinden ve işlevini de üzerine düşünülmüş kendi-içinden almaktadır; 2) üzerine düşünülmüş, düşünüm tarafından derinlemesine bir biçimde değiştirilmiştir, o bağlamda ki, şu ya da bu aşkın fenomenin üzerine düşünülmüş bilinci olarak kendinin bilincidir. Kendine bakıldığını bilir; duyulur bir imgeye başvurmak gerekirse, onunla ilgili olarak masanın üzerine eğilmiş bir halde yazı yazan ve bir yandan yazarken arkasında duran birisi tarafından gözlendiğini bilen bir adamdan daha iyi bir benzetme yapılamaz. Dolayısıyla üzerine düşünülmüş, bir bakıma, esasen bir dışarıya ya da daha iyisi bir dışarının taslağına sahip olan olarak kendisi(nin) bilincine sahiptir, yani kendisini"... için nesne” kılar; öyle ki, üzerine düşünülmüşün üzerine düşünülmüş yönü düşünümsel yönünden ayrılamaz, orada,
onun üzerine düşünen bilincin içinde ve ona belli bir mesafede varolur. Bu bağlamda düşünümselin kendisinden daha fazla “Selbststândigkeit”a sahip değildir.