"Ölülerin arasında ölümü değil hayatı hissederiz," dedim.
"Yokluğa yaklaşmadıkça, varlığın anlamına erişemeyiz."
"Ölüler erişebiliyor mu?"
"Umarım . . . "
"Ya erişemiyorlarsa?"
"Bu dünyayı anlama imkanımızı yitirmiş oluruz."
"Bu yüzden mi insan en az kendisini tanır?" dedi. "Kendimize dışarıdan bakamadığımız için . . . "
" Kendimizden çok, başkalarını anlamaya yatkınız. Zaten kendimizi tanımak da, başkalarının gözüyle mümkün oluyor. Başkaları, bizim aynamızdır," dedim.
'Tanrıya inanmayan bir askerin hikayesini anlatayım size," diye devam ettim. "Yüz yıl kadar önce, bizim oralara giren Yunan ordusu yenilince geride ölüler ve esirler bırakmış. Bazı askerler esir düşmemek için köylülere sığınmış. Onlardan biri bizim köyde kalmış ve adını değiştirmiş. Müslüman köylüler onu sahiplense de, Hıristiyan olduğu için alay ederlermiş. Bir gün dayanamamış asker. Beni aşağılamayın, demiş, Hıristiyan değilim benim tanrı inancım yok. Kaç asırlık köyde böyle bir korku görülmemiş. Düşman ordusu geldiğinde bile. Günlerce eve kapanmış herkes. Sonra çıkıp, Hıristiyanlık da iyidir, demişler askere, yeter ki tanrısız olma."
Çok eskiden Moğol imparatoru Timur'un askerleri Osmanlıları yendikten sonra bu tepede mola vermiş, yaz sıcağında çadırlarını yıldızlar kadar kalabalık yaymışlar. Timur'un yanındaki kızı Mana daha ergenlik çağındaymış ve kimse bilmeden geceleyin bir korkuya sarınarak kendini bu uçurumdan aşağıya bırakmış. Kızına yürekten bağlı olan Timur, bir savaşta yaralanan ve sonraki savaşlarda intikamını fazlasıyla aldığı aksak bacağıyla gelip, uçurumun karanlığına ve gökyüzündeki kudretli yıldızlara bakmış. Yumruklarını göğe doğru sıkıp, "Hey Mana!" diye bağırmış. Onun hıçkırıklarına ilk kez tanık olan savaşçılar burayı Hey-mana Ovası diye anmışlar ve bu isim söylencelere karışıp nice ölümlerden geçerek Kewe'ye kadar ulaşmış. Şairin dediği gibi:
Sabahları doğan güneşin yeni ışığına ve yeni rengine aldanma
Şu ağacın yemişi dünden yeşillendi adı ise daha eskiden kalma