Böyle zamanlarda cesaret gerek, cesaret! Korkuyu atacaksın içinden: çünkü korku denen meret, asıl felaketten daha önce gelip öldürür seni! Korkuyu ben yeneceğim, bütün mahalleden sürüp çıkaracağım korkuyu, göreceksin!
Ben dükkanı açınca : "Bak Taso açmış ... diyecek bakkal. Demek ben de açabilirim ... " diyecek, öyle değil mi? Lokantacı, kahveci, eczacı da yüreklenecek ardından. Yalan mı?
Yola koyuldum yeniden. Ölümden korkmuyordum artık. Yaşayanlardan korkuyordum şimdi sadece ve kulaklarımda hep, Nikita'nın o zehir gibi alaycı sözleri çınlamaktaydı: "Mağlup olup ödlekliğini gizlemeye çırpınan bu herifler mi kahraman?"
Savaştan yenik çıkmış olmalarına rağmen, Türkler de sevinç içindeydiler. Gazeteleri ağız değiştirmişti : Almanlar düşman olmuştu şimdi; onlarla işbirliği yapmış ve Türkiye'yi felakete sürüklemiş olan Talat'larla Enver'lere de hain sıfatı giydirilmişti...
Dostları; İngilizler, Fransızlar ve özellikle Amerikalılardı : Şimdi onlar pohpohlanmakta, bütün «buyurun»lar onlara çekilmekteydi... Tam o sırada işte, doğru sözlü, tok sesli, korkusuz bir adam belirdi. Bütün suçlan döktü ortaya. Türkiye'nin dirildiğini ilan ediyordu bu adam. İsmi Mustafa Kemal'di. Uzun zamandır Türk anası, böyle bir evlat getirmemişti dünyaya.