Hayatı boyunca Akhilleus için kadınlar bahtsızlığın içgüdüsel yanını, biçimini kendisinin seçmediği, katlanmak zorunda kaldığı, kabul edemediği yanını temsil etmişlerdi.
Bu akşam, kedere gark olmuş bir halde, boğulmakta olan bir kadının kendini koyvermesi gibi kendimi yatağıma bırakıyorum: soluğu kesilip pes eder gibi uykuya teslim oluyorum. Hatıra akıntıları gecenin verdiği sersemleme içinde sürüp gidiyor, beni sanki Lût gölüne doğru sürüklüyor.
Kurşuna dizilenlerin yığıldıklarını, diz üstü çöktüklerini fark ettin mi? İplere rağmen gevşediklerinden, olan olduktan sonra bayılıyormuşçasına bükülürler. Benim gibi yaparlar. Ölümlerine tapınırlar.
Asla yenilmeyeceğim. Yene yene yenik düşeceğim ancak. Bozulan her oyun, sonunda mezarım olacak aşka beni kapattığından, hayatım bir zaferler zindanında sona erecek. Yalnızca bozgun anahtarları bulur, kapıları açar. Ölüm, kaçağa yetişmek için harekete geçmeli, onda hayatın keskin zıddını tanımamızı sağlayan o hareketsizliği kaybetmelidir. Ölüm bize, uçarken vurulmuş kuğunun, kim bilir hangi karanlık Hikmet tarafından saçlarından yakalanmış Akhilleus'un sonunu sunar. Pompei'deki evinin girişinde dumandan boğulmuş kadın için olduğu gibi, ölüm, öteki dünyada, kaçışın koridorlarını uzatır sadece. Benim ölümüm taştan olacak. Mukadderat'ın iskelelerine, açılabilen köprülerine, tuzaklarına, yeraltındaki bütün yollarına aşinayım. Orada kaybolamam. Ölümün, beni öldürmek için, suçortaklığıma ihtiyacı olacak.