Mercan Türkmen

Mercan Türkmen
@Mercanturkmen
Tekinsiz
8/10
·248 syf.··
2026 37. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 21 Haziran 2026 17:20
Bu nasıl tekinsiz bir anti kahraman hikâyesidir! Sürekli insana “Acaba şimdi ne olacak?” diye sorduruyor. Aslında yazar, bir Dede Korkut hikâyesini güncellemiş. Dilin bütün oyunlarını ustalıkla kullanmış. Böylesine güzel kelimelerle örülmüş bir destan okudum. Lezzeti damağımda kalan, etkisi uzun süre geçmeyen bir eserdi. Hikâye Altamış köyünde başlıyor. Orada yarım akıllı bir kız, bir gün peri padişahının oğlu tarafından tecavüze uğruyor ve hamile kalıyor. Doğması istenmeyen bir çocuk dünyaya geliyor: tek gözlü, kambur ve bir bacağı kısa bir bebek. Her şeye aç, doymak bilmeyen bu çocuk annesinin sütünü öylesine emiyor ki annesinin göğüslerinden kan geliyor. Anneannesi bu çocuğu istemiyor ve onu annesinden ayırıp bir sala koyarak nehre bırakıyor. Bebeği bir hekim buluyor ve bakımını üstleniyor. Bebek, kendi ismini de kendisi söylüyor: Tepegöz. Aynı zamanda fotoğraf makinesinin icadına da tanıklık ediyoruz. Bu kısım beni bir fotoğraf öğrencisi olarak çok heyecanlandırdı. Kötülük ete kemiğe bürünmüş, insan kılığına girmiş hâlde büyüyor; ancak hekim bunu fark etmiyor. Bazen sevdiğimiz insanlara karşı kör oluruz ya, işte tam da öyle. Islık ağaçları destanın başkahramanlarından biri ve tüm gerçeği onlar biliyor. Zaman zaman Tepegöz’ün iyiliği seçeceğini umut ettim. Ancak Tepegöz, doğduğu günden beri kötülüğü temsil ettiğini sürekli hatırlattı. Kitabın sonu ise tam anlamıyla ters köşe yapıyor ve destan günümüze kadar uzanıyor. #kitaptanalıntılar Ama işte ne çare ki iyinin kulağının işitmediği tek ses, kötülüğün sesidir. Bilmediği şeyi nasıl duysun, duysa da o sese nasıl bir mana bulsun?
Artuçkule'nin Tepegöz'üÇağan Irmak · Everest Yayınları · 202636 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
17 Haziran 1986
8/10
·272 syf.··
2026 32. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 29 Mayıs 2026 16:40
Yazarla tanışma kitabım oldu. İyi ki de bu kitapla başlamışım. Bellek, hafıza, aile ve çocukluk temaları o kadar güzel ele alınmış ki… Hikâyemiz, 45 yaşındaki Vidar’ın öğretmenlik yaptığı okulda bir olaya karışmasıyla başlıyor. Suç işlediği gerekçesiyle açığa alınıyor. Ancak Vidar’ın hayatındaki asıl büyük çıkmaz, eski bir kolinin içinden ailesinin 1980’lerdeki yazlık evinin telefon numarasını bulmasıyla başlıyor. Vidar cesaretini toplayıp numarayı aradığında, hattın diğer ucunda geçmişten gelen bir ses duyuyor: ölen babasının sesi. Şaşkınlık içinde olsa da babasıyla konuşuyor. Sonra telefon kapanıyor. Tekrar aradığında ise telefon açılmıyor. Çünkü aynı gün içinde yalnızca bir kez arama hakkı var. Vidar aslında her gün 17 Haziran 1986 tarihini arıyor. Evde kendine bir zaman çizelgesi oluşturuyor; farklı saatlerde aynı günü yeniden arıyor. Bazen babasıyla, bazen annesiyle, bazen ablasıyla, bazen de sekiz yaşındaki çocuk hâliyle konuşuyor. Belleği ve hafızası, yavaş yavaş geçmişte yaşanan olayları hatırlamasını sağlıyor. Okulda yaşadığı olay ile 17 Haziran 1986 arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyor. Düğümler yavaş yavaş çözülürken, insan kitabın finalinin nasıl biteceğini merak ederek heyecanla okumaya devam ediyor. Finalde tüm taşlar yerine oturuyor.
17 HaziranAlex Schulman · Timaş Yayınları · 20261,453 okunma
Puan vermedi·96 syf.··
2026 8. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 07 Şubat 2026 14:49
Bu nasıl sahici bir anlatımdır böyle. Acıları göstermekten ziyade, her şeyi tüm sadeliği ve çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Bir kızın babasına olan sevgisinin dokunaklı öyküsünü okuyoruz. Belki beni bu kadar derinden etkilemesinin bir sebebi de, okuduğum dönemde babamın da sağlık sorunları yaşıyor olmasıydı. Kitaba dönecek olursak; Alzheimer hastası olan babanın zihni karmakarışık. Kızının gözleri önünde yavaş yavaş ölüme yaklaşıyor. Kızı, zihninde çocukluk yıllarındaki mükemmel babası ile şimdilerde hiçbir şeyi hatırlayamayan babası arasında yaşadığı anları gözünde canlandırıyor. Bu acı tecrübe, parçalanmadan anlatılamıyor. Çünkü söz konusu olan bedensel ve zihinsel çöküş son derece yıkıcı. Ölümü her yönüyle algılamak ve onunla yüzleşmek, tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. #kitaptanalıntılar Hadi babacığım, sana sarılayım. Şimdi kucağına oturup kafamı omzuna koyayım çünkü tam oraya göre.
Çıplak BabalarMargit Schreiner · Yapı Kredi Yayınları · 2024406 okunma
8/10
·192 syf.··
2025 85. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 14 Ekim 2025 21:37
Köyden dönerken Livaneli’nin bir söyleşisini dinliyordum. Yeni romanının çok yakında raflarda yerini alacağını söylüyordu. O an içimi tarifsiz bir heyecan kapladı; kitabın yayımlanmasını sabırsızlıkla beklemeye başladım. Roman, 1968’ların ve 70’lerin politik fırtınaları içinde birbirinden koparılan Selim ve Leyna’nın, ideallerle, sürgünle ve zamanla sınanan unutulmaz aşkını anlatıyor. “Böyle aşklar kaldı mı?” dedirten, umutlarını hiç yitirmeden birbirini özleyen ve bekleyen iki insanın hikâyesi bu. Okumanın suç sayıldığı, aydınların ve düşünen insanların tehdit olarak görüldüğü karanlık bir dönem: 1968 sonu ile 1970’lerin başı. Kafka’nın Davasını hatırlatır biçimde, bir gün Selim’in kapısı çalınıyor; polisler onu, nedenini bile bilmeden, evinden alıp götürüyor. Roman, Denizlerin suçsuz yere darağacına gönderildiği o sarsıcı yılların Türkiye’sini anlatıyor. Sokaklar karışık, sorgular acımasız; kimse bir sonraki günün ne getireceğini bilmiyor. Her şeyin üzerinde ağır bir cunta gölgesi dolaşıyor. Bekle Beni, bir ülkenin özgürlük yolunda çektiği acıların, baskıya karşı direnişin, yalnızlığın, umudun ve dayanışmanın romanı. Livaneli, bir kez daha kalemiyle hem yarayı kanatıyor hem de o yaraya şefkatle dokunuyor. İçtenlikle tavsiye ediyorum; bu romanı mutlaka okuyun. #kitaptanalıntılar Kalp her şeyi beyinden önce seziyor.
Bekle BeniZülfü Livaneli · Can Yayınları · 202518,4bin okunma
8/10
·440 syf.··
2025 77. kitabı
·
14 günde okudu
·
Okunma: 21 Eylül 2025 14:55
Yahu, bu okuduğum neydi acaba? Yazarın söylediği gibi: “Hakikat öldürür; kurmaca kurtarır.” Bu kitap ise gerçek ile kurmacanın nerede başlayıp nerede bittiğinin iç içe geçtiği mükemmel bir anlatı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nın Flossenbürg toplama kampında kaldığını, savaştan sonra ülkesine döndüğünde ise Franco rejimiyle mücadeleye giriştiğini iddia eden; tüm bunlara uygun bir otobiyografi kurgulayıp İspanya İç Savaşı sonrası ülkesinde cesareti ve dik duruşuyla onurlandırılan, tarihsel hafızanın—daha doğrusu hafıza sektörünün—öncüsü Enric Marco’yu ve onun inşa ettiği gerçek-kurmaca dünyasını anlatıyor yazarımız. Enric Marco kuşkusuz bir sahtekârdır; ama yalnızca temize çıkarılma çabasıyla ya da linç edilmekle açıklanamayacak kadar derin bir portredir. O, anlaşılmayı hak eder. Yazar, ilk etapta Marco’nun hikâyesini kitaplaştırma düşüncesini arkadaşlarıyla paylaşıyor ve bu sayede cesaret buluyor. Ancak daha sonra bu fikrinden vazgeçiyor. Bir vesileyle, oğlu sayesinde yeniden yazmaya karar veriyor ve Enric Marco ile buluşup hikâyesini ondan dinlemek istiyor. Aslında herkes onun sahtekâr olduğunu biliyor ve artık onunla uğraşmıyor. Yine de yazar, kitabı yazma yolculuğunda Marco’nun yalan söylediğini ele veren pek çok ipucuna rastlıyor. Psikolojik açıdan bakıldığında, Enric Marco’nun annesi akıl hastanesinde yatmaktadır ve Marco da o hastanede dünyaya gelmiştir. Babasının neredeyse hiç var olmaması da cabasıdır. Aslında onun yalan bir otobiyografi kurgulamasının altında, sevilmeye ve hayran olunmaya duyduğu derin ihtiyaç yatmaktadır. #kitaptanalıntılar Herkes istemeyerek ya da baskıya dayanamayarak "Evet" derken, "Hayır" diyen, uzlaşmaya yanaşmayan, boyun eğmeyen, yenilgiyle gelen ortak aşağılanmaya, ahlaksızlığa, alçalmaya razı olmayan birileri
SahtekârJavier Cercas · Everest Yayınları · 2022106 okunma