bir fayın üzerinde duruyorlardı, geçip gitmiş, geride kalmış bir zaman ile korkunç bir gelecegin arasında ve her ikisinin de ıstıraplı ağırlığını olabildiğince hissediyorlardı.
Bir gün, bir ailede uyumsuz bir çocuk dünyaya geldi. Bu cirkin sözcük bir parça aşağılayıcı olsa da gevsek bir bedenin sabit ve bos bir bakışın hakikatini yine bu sözcük anlatacaktı. "Bozuk" yersiz olurdu, "eksik" de öyle, zira bu siniflandirmalar kullanım dışı kalmış, hurdaya çıkmış bir nesneyi çağrıştırır. "Uyumsuz" açık bir sekilde, çocuğun işlevsel çerçevenin dışında var olduğunu (eller tutmaya, bacaklar yürümeye yarar), bununla birlikte diğer yaşamların kıyısında durduğunu, onlarla tam olarak bütünlesmediğini ama her seye rağmen onların bir parçası olduğunu varsaymaktadır; tıpkı bir tablonun köşesindeki bir gölge gibi, sanki davetsiz bir misafir, yine de ressamın tercihi.
Yere düşmedi, göğe de çıkmadı. Sadece sert bi rüzgar esti, elimdeki elbise parçasını savurdu. Sanki tüm ciğerlerim Leyla'yla doldu. Hücrelerime kadar hissediyordum Leyla'yı. Damarlarımdan kan değil Leyla'nın saçları uzaniyordu sanki kalbime doğru. Terlemeye başladım. Ateşler içinde yanıyordum. Ağlamaya başladım. Gözlerimden kumlar aktı. Mideme sert bir darbe yemiştim sanki. Kusmaya başladım. Ağzımdan kumlar boşaldı. Ellerime baktım. Parmak uclarimdan baslayarak bileklerime kadar kum olup eridi ellerim. Önce ayakkabım kumla doldu, ardından dizlerime kadar kum içinde kaldım. Bacaklarım, kollarım, yüzüm, saçlarımın uçlarına kadar kum olup eridim. Kendi çölünde kaybolan bir Mecnun değil, kendisi çöl olan bir Mecnun oldum. Şimdi Leyla çölde bir rüzgar esintisi. Bense çölde bir kum tanesiyim. Belki şu koca çölde bir meltem eser diye bekliyorum. Eser de Leyla bir kez olsun bana dokunur diye bekliyorum.
Uykuyla uyanıklık arasinda neyin gerçek neyin rüya olduğunu tam anlayamadığı kısa bir an vardır insanın. Uzun süredir o anı yaşıyor gibiyim. Bi saniye mi geçti yoksa bi ömür mü bilemiyorum...