"Daha fazla bir şeyler yapmalıydım" duygusu, öyle sanıyorum ki, denetlenemez olanı denetlemeye yönelik temel bir isteği yansıtır. Ne de olsa, eğer insan yapılması gerekeni yapmadığı için suçluluk duyuyorsa, bundan yapılabilecek bir şey olduğu sonucu çıkar - bizi kandırıp ölüm karşısındaki dokunaklı çaresizliğimiz- den uzaklaştıran avutucu bir düşüncedir bu.
Anne veya babayı ya da çok eski bir arkadaşı kaybetmek çoğu kez geçmişi kaybetmektir: ölen kişi çok eski dönemlerin değerli olaylarının yaşayan tek tanığı olabilir. Ama bir çocuğu kaybetmek geleceği kaybetmektir: kaybedilen, kişinin yaşam projesinin ta kendisidir - ne için yaşadığı, gelecekte kendini nasıl tasarladığı, ölümü aşmayı nasıl umut edebileceğidir (insanın çocuğu aslında onun ölümsüzlük projesidir).
Gerek kişisel, gerekse mesleki deneyimlerim sonucunda, ölüm korkusunun daima yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazla olduğu inancına varmış bulunuyordum. İşte iyi işleyen bir formül: yaşanmamış yaşam ya da gerçekleştirilmemiş potansiyel ne kadar fazlaysa kişinin ölüm kaygısı da o kadar büyük olur.
Terapiye dayanan tüm değişimlerin ilk adımı sorumluluk yüklenmektir. Eğer insan içinde bulunduğu nahoş duruma ilişkin hiçbir sorumluluk hissetmiyorsa, o durumu nasıl değiştirebilir?