“Düşünün bir kez, ömrümüzün her günü aynı şeyleri tekrarlamadığımız bir hayat hayal edebiliyor musunuz? Örneğin hepimiz yalnızca karnımız acıktığında yemek yemeye karar verseydik, ev kadınları ve lokantaların hali ne olurdu?”
O Mutlu An.
Ne kadar güzel bir giriş cümlesi, değil mi?
"Hayatımın en mutlu ânıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir her şey de bambaşka gelişebilir miydi? Evet, bunun hayatımın en mutlu ânı olduğunu anlayabilseydim,
Mutlu olduğumuzu nasıl anlarız? Mutluluk anını, genelde yaşarken anlamayız. Sıradan, normal bir an
olarak düşünürüz. Sonrasında bu anın bize hatırlattığı şeyi mutluluk olarak tanımlarız. O andan kalan bir hatıra, anı, fotoğraf, eşya.... Mutluluk eşyaların yansımasıdır çünkü.
Hayatımızın en mutlu anı olduğunu bilsek o andaki biz olabilir miyiz; aynı duyguları yaşayabilir miyiz, bilinmez.
1975 yılında bir İstanbul aşkını okuyoruz. Zengin, İstanbullu bir ailenin oğlu Kemal ve uzaktan akrabaları Füsun'un bir 'Jenny Colon' çakması çantayla başlayan yasak aşkının hikayesi...
Kemal nişanlanma arifesindedir fakat yıllar sonra ilk görüşte Füsun'a aşık olur ve hikayeleri Merhamet Apartmanında başlar. Kitabın konusuyla ilgili açıklamayı daha fazla uzatmak istemiyorum ve karakterlerin bende uyandırdığı duygu ve izlenimleri paylaşmaya geçiyorum.
"Füsun'un aslında en çok ilgi duyduğu şey, ne benim gövdem ne de genel olarak erkek vücuduydu. Asıl merak ve heyecanı kendisine, kendi gövdesine ve hazlarına yönelikti."
Kitapta iki farklı Füsun vardı. Biri aşık olan o genç kız Füsun. Diğeri de hayata kırgın Füsun.
İlk Füsun'un çocuk yaşta uğradığı tacizler onu hayatta hızlı büyütmüş. Küçücük bir kız gibi olsa da Merhamet Apartmanı'nda onu bir kadın olarak okuyoruz.
Kitabın ikinci kısmındaki Füsun ise tamamen silik. Kendi benliğini tanıyamamaya başladığı, umursamazlığı, hatta çok az konuşması, sesini sigarayı söndürüşüyle bile insanlara anlatmaya çalışması onun yardım çığlıklarını kanıtlıyordu.