İnsan kendini ne kadar hazırlamış, bir duvarın ardına ne kadar iyi mevzilenmiş olursa olsun, ölüm diye uluyarak dosdoğru üzerine yürüyen zincirlerinden boşanmış bir kalabalığın görüntüsü herhalde yaşanabilecek en ürkütücü deneyimdir.
Titanic’te yolculuk eden parıltılı şöhretlerden öyle çok söz edildi ki, bu deniz devinin aslında kimin için inşa edildiği unutuldu: Hiçbir toprak parçasının beslemek için kabul etmediği ve Amerika’yı düşleyen milyonlarca kadın, erkek göçmen.
Bir hiç uğruna mı feda etmişti kendini? On, yirmi, yüz yıl geçtikten sonra Batı onun verdiği örneği, İran onun yaptığı kahramanlığı hatırlayacak mıydı?
Aynı ölçüde vaatkâr ve aynı ölçüde umut kırıcı iki dünyanın arasında yaşayanların kaçınılmaz hüznüne kapılmamak için bu konuyu hiç düşünmemeye çalışıyorum.
“Şu alacalı bulacalı yeryüzünde bir adam dolaşır, ne zengin ne yoksul, ne mümin ne kâfir, yaltaklanmaz hiçbir hakikate, saygısı yok hiçbir kanuna... Şu alacalı bulacalı yeryüzünde, bu yiğit ve hüzünlü adam kim ola?”