"Nasıl bir hayat benimkisi, sen söyle! Ama söylerken adil ol. Hayvandan beter oldu halim; Tanrım sen koru! Yemek yapıyorum, yiyorum, bulaşık yıkıyorum, tavukları besliyorum: Hepsi bundan ibaret. Benim de bir canım var. Ruhum ne olacak?"
Adam gerçekten onun da bir canı olduğunu ve ruhunun ihtiyaçları olduğunu hiç düşünmemişti...
İsyan eden kadın devam etti: "Ama ruhun da kendine özel ihtiyaçları var. Sen akşamları içip sızdıktan sonra horlamaya başlayınca ben evin önüne çıkıp banka oturuyorum. Gökteki yıldızlara bakıp ağlıyorum. Ruhum boş."
"Ruhu dolu olan insan mı var ki?"
"Bilmiyorum. Seninki de boş. Öyle olmasa o kadar içmezdin."
"Üzülüyor musun benim içmeme? Az içiyorum ben. Sadece içki olduğu zaman."
"Önemi yok. Üzülmüyorum. Başka dertlerim var. İşte öyle, evin önünde oturuyorum, gökte yıldızlar Tanrı'nın birer mucizesi gibi, ay ışığı açık denizde parlıyor, gece çevremde fısıldıyor ve can sıkıntısıyla düşünüyorum: Tanrım ben neden böyle bomboş yaşıyorum? Gündüz ve gece, sabah ve akşam geçiyor ama benim içimde hiçbir şey yok, bomboşum, tavuklardan farksızım. Ne acı."
"Tavuklar üzüntü nedir bilmez."
"Ben bilirim arkadaş. Acıyla bağırmamak için boğazımı sıkıyorum."
"Niye kadın, Tanrı aşkına, niye?"
"Ruhum ıssız, kalbim boş."
"Kimin suçu bu?"
"Kimsenin. Belki benim şanssızlığımdan. Belki de hayatım böyle."
"Fakir olduğumuz için mi?"
"Gönülden ve güzel düşünceden yana fakir olduğumuz için. Bak hayat geçip gidiyor, çocuklarımızı kaybettik, biz de birbirimizden uzaklaştık, ne birbirimize ne de bir başkasına güzel bir söz söylemiyoruz. Bomboş bir yolda yürüyorum, ne yarından ne gelecek günlerden beklentim var. Karşımdaki yalnız uçurum ve manasızlık. Bir de korku."