Çakır gözlerinin başkaldırısında bir ıslaklık. Yağmur ıslaklığı mı? Kandırılmışlık, oyalanmışlık bozgunu mu? Bir umarsızlığın narasıydı zaten bağırıverişi de..
Demek sen beni ta o zamandan biliyorsun? Taa o zamandan ezberindeyim. Ondan sonra da "bana umutlanma" demeye getir, öyle mi? Göz göre göre, gönül duya duya inatlaşıyorsun. "Fikrine taktığın ince gül ben miyim?" diyorum. Kara gözlerini ışıldata ışıldata benimkilere daldırıyorsun..
Hem canım, bazı birine sevdalanırsın. Niye sevdalandığını bilir misin? Dünyada ondan güzeli yokmuş gelir adama. Dünyada ondan iyi huylusu yokmuş sanırsın..
Hüzün, öfke, kıvanç, kuşku, merak, şaşkınlık, aptallık, kurnazlık, kendine acıma, başkasına acıma, böbürlenme, hiçlenme ve hiçlemeyle karışık bir yüz. Bütün çığırtkan renklerin yanyana ve üstüste gelişiyle birbirini öldürmesi, birbirini soldurması; uzaktan bakıldığında artık çarpıcılıktan çok, bir sızıntının bir yüzeye yayılıp geriye soluk lekeler bırakması gibi. Böyle dağınık, dalgalı, yine de belleklere çakılıp kalan bir yüz. Tıpkı, bir Vedia Riza sesinden duyulduğunda sözcüklerdeki sıradanlığı örten, böylece artık çığırtkan olmayan, çığırtkan olmadığı için de unutulmayan bir şarkı..