M. Pınar

M. Pınar
@Merypin
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
1994
11 okur puanı
Nisan 2021 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
PETİT RAT
Puan vermedi·112 syf.··
2024 13. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 17 Ağustos 2024 18:20
''O ünlü, sen tanınmıyorsun.'' demiş Laurens küçük fareye. Ne ilginç değil mi? Bir sanatçının en ünlü eserinin modeli ama tanınmıyor. Aslında oldukça ünlü, dünya çapında bir sanat eseri. Heykel olarak onu tanıyan çok ama kim olduğunu bilen az. Edgar Degas'ın balmumundan yaptığı ve 1881 yılında sergilediği eseri, küçük faresi. Gerçek adıyla Marie Genevieve Van Goethem. İlk kez gözler önüne çıktığında ''bir ucube, eciş bücüş bir şey'' tarzında oldukça aşağılayıcı ve çirkin yorumlara maruz kalır. 21. yüzyıldan bakan bir gözle bir metre boyundaki bu küçük balerin kızın neden bu kadar nefret edilesi göründüğünü anlamak zor ancak yazar Laurens o yüzyılın ideolojisini, sosyolojisini titizlikle açıklayarak bu sorunu ortadan kaldırıyor. Her şeyden önce o yıllarda opera binalarının sadece bir opera binası olmadığını bilmek gerekiyor. O binalar sanatın yanında zengin beylerin(!) beğendikleri dansçılarla sohbet ettiği ve daha ilerisine gitmenin pazarlıklarını yaptığı yerlerdir. Ne acıdır ki o günlerde küçük dansçı kızların anneleri, kızlarını bir mal gibi satmaktan çekinmezler. Kızlarını operadan kazandıklarından daha çoğunu kazanabilecekleri herhangi bir işe severek gönderirler. Marie'nin annesinin de durumu farklı değildir. Marie bir kadın olarak, hele ki çocukluğun ne sosyolojik ne de hukuki bir kategori olarak belirlendiği o yüzyılda çocuk olamadan ahlaksız bir kadın olmuştur. O yıllarda operada çalışan küçük kızlar için ''Fare, tiyatronun bu devasa fare kapanına o kadar erken kısılır ki insan yaşamının ne olduğunu kavrayacak zamanı olmaz.'' şeklinde ifadeler kullanılır. O dönemin iyi ailelerine göre zaten çalışan bir kadının ahlakından kuşku duyulur. Hele ki çalışılan yer bir operaysa... Büyük ve soylu beyler işte bu ahlaksız dansçı kızlarla münasebet kurdukları takdirde
İnsan
On Dört Yaşındaki Küçük DansçıCamille Laurens · Yapı Kredi Yayınları · 201927 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Hayat bu kadar karamsar mı?
Puan vermedi·347 syf.··
2024 7. kitabı
İsmini yıllardan beri duyduğum bir öykü kitabı Gazoz Ağacı. Neden bilmiyorum ama içimi açacak; insanın günlük halleriyle, küçük mutluluklarıyla dolu bir kitap okumayı bekliyordum. Sonuç ise tam tersi oldu. Adeta kitap beni boğdu boğdu duvara attı. Öykülerin ayrıntılarına çok değinmeden genel görüşümü paylaşmak istiyorum. Mutlu biten bir tanecik bile hikaye yoktu diyebilirim. Hikaye mutlu mu bitmeli derseniz elbette hayır. Ancak hayat dediğimiz yer bu kadar da karanlık ve kötücül değil bence. Birçok hikayenin sonunda ölen, intihar eden birileri vardı. Evlendikleri ilk gecenin sabahı doğmadan kendini bahçedeki kuyuya asan bir kız vardı mesela. Hani 3-5 öykü böyle bitse neyse. Bitirdiğimde bana iyi hissettiren bir tane bile öykü yoktu. Gazoz Ağacı mesela, ne güzel başladı. Güzel de devam etti. Aşkın ilk parıltıları söndü. Ama o kadar kötü mü bitmeliydi gerçekten? Sabahattin Kudret'in mutluluğa alerjisi olduğunu düşündüm okurken. Karakterlerin hiçbiri birbirini gerçekten sevmiyordu. Aşk yoktu kitapta her ne kadar varmış gibi dursa da. Evlatlar ana babalarını sevmiyordu. Ana babalar da biraz mecburiyetten evlatlarını seviyorlarmış gibi davranıyorlardı. Hele eşler arasında korkunç boşluklar, uçurumlar vardı. Birbirleriyle aynı ortamda olmaktan bile kaçınan, konuşacakları hiçbir ortak konuları olmayan insanlar okudum. Kasvet vardı bütün öykülerde. Hiç canlı renkler yoktu sanki. Öykücüler iyi gözlemcilerdir diye biliriz. Yazarımızın nasıl bir hayatı vardı ve bütün bu karamsarlıkları nasıl topladı acaba? Bitsin diye zorla okudum üzgünüm. Beni hiç içine almadı bu kitap :(
İnsan ve Hayat
Gazoz Ağacı ve Diğer ÖykülerSabahattin Kudret Aksal · Yapı Kredi Yayınları · 20201,075 okunma
AMOR FATİ :)
10/10
·415 syf.··
2024 4. kitabı
Hepimizin aldığımız kararlardan, olduğumuz yerden ve kişiden şüpheye düştüğümüz; ''Her şey çok başka ve güzel olabilirdi.'' dediğimiz anlar olmuştur. Belki de bazılarımız bütün hayatını bu keşke ve acabaların arasında geçirmiştir. Dr. Bruer de bu kişilerden biri. Yaşadığı yerin en saygın doktoru, zengin ve iyi bir ailesi var ama mutlu değil, tatmin olmuş değil. Nietzche ile -sözde ona çaktırmadan- onu tedavi için başladığı süreç zamanla kendisinin tedavi sürecine dönüşür. Bir oyun gibi başlayan bu zaman dilimi Dr. Bruer'in kendini arama yolculuğu olur. Sonunda ikisi de birbirini tedavi eder. Tedavi sürecinde her şey altüst olmaya başlıyor gibi görünse de Bruer bir hipnoz seansı sayesinde, hayalinini kurduğu ve yaşasaydı çok mutlu olacağını düşündüğü o hayatı bir an için tecrübe eder ancak yine mutlu olmadığını hisseder. Hipnozdan çıktığında şu anki hayatının kıymetini idrak etmiştir. Karısını ve çocuklarını daha çok sevmektedir. ''Onun şimdi kıymetini biliyorsun çünkü onu kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu çok yakından deneyimledin.'' cümlesi bir tokat gibi çarpar yüzümüze. İnsan budur işte. Kaybettiklerinin müptelası... Elimizi uzattığımız an tutabildiklerimiz nedense tutamadıklarımızdan daha az değerli gelir bize. Elde etmek için can attığımız şeylere zamanla alışınca o kadar da kıymet vermemeye başlarız. Kaybetmekten korkmamaya başlarız. Ta ki gerçekten kaybedene kadar. Hipnoz sahnesini okuyup bitirene kadar içimde bir sıkıntı vardı doğrusu. Gerçekten ailesini bırakıp gittiğini düşünmüştüm Bruer'in. Hele ki seçtiği hayattan mutlu olmadığında artık geri de dönemeyeceğini düşünüp sanki ben onun yerindeymişim gibi çaresiz hissetmiştim. Sürecin bir hipnoz seansı olduğunu anladığımda ise rahat bir nefes aldım ve garip bir şekilde mutlu hissettim. Keşke hayatımızdaki
İnsan ve Hayat
Nietzsche AğladığındaIrvin D. Yalom · Ayrıntı Yayınları · 202470,1bin okunma
Bize Göre
Puan vermedi·144 syf.··
2024 3. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 31 Ocak 2024 13:22
Lise yıllarımızda saf şiirin kurucusu, akşam şairi gibi isimlerle tanıdığımız; O Belde, Merdiven gibi şiirlerine hayran olduğumuz Ahmet Haşim'i bu kez düzyazılar aracılığı ile tanımak istedim ve Bize Göre'yi okudum. Üniversitede de Türk Dili ve Edebiyatı bölümü okumuş biri olarak düştüğüm bir hatayı farkettim bu kitabı okuduktan sonra. Sanatçıları daha doğrusu zamanla ün kazanmış tarihi şahsiyetleri ne kadar da idealize ediyormuşum kafamda. Bana anlatılan kadarını alıp nasıl da büyütüyormuşum gözümde. Çıldırmış şairlerin titreyen mısralarını okuyunca onların her konuda doğru fikirleri olacağını düşünüyormuşum. bu çocukça tavrımı kısmen seziyordum ama Bize Göre'yi okuduktan sonra emin oldum. Eserlerine bakarak bir yazarı tam anlamıyla tanımak olanaksız. Mümkünse tüm eserleri tetkik edildikten sonra onun şahsiyeti ile ilgili fikir yürütülebilir. sanatçı eserlerinden fazlası ya da eksiğidir diyebiliriz. İlk olarak şiirlerindeki kapalı üsluba rağmen düzyazılarındaki açıklık ve akıcılık beni şaşırttı. Elbette özünde şairlik olduğu için tespitleri ve ifadeleri oldukça etkileyiciydi. Alelade durumları öyle güzel nakşetmişti ki o cümlelere bakıp Haşim'in sanatına hayran olmamak elde değil diye düşündüm. Ancak sanatına duyduğum hayranlığın aynısını fikirlerine duyduğumu söyleyemeyeceğim. Kitabı, içindeki fikirleri ve Haşim'i yayımlandığı yıl olan 1928'e göre değerlendirmem gerektiğinin farkındayım ancak yine de tarafsız kalamadım ve Haşim'deki cinsiyetçiliğe hem üzüldüm hem kızdım. Üzüldüm çünkü şairlerin insanın her halini en iyi gözleyen ve ifade eden insanlar olduğunu düşünürdüm. Halbuki Haşim kadını adeta bir bibloya çevirmek istiyor gibi konuşuyordu bazı yazılarda. Birçok yazıda konu bambaşka olmasına rağmen lafı evirip çevirip kadınlara bağlıyordu ve bir yerden sonra
Bize Göre ve Bir Seyahatin NotlarıAhmet Haşim · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20241,818 okunma