• Günümüz ölçülerine göre, iyi sanatçıların doğruya, iyi gardiyanlardan, iyi ev kadınlarından veya iyi bankacılardan daha iyi hizmet etmesi söz konusu değildir. Bir sanatçının mesleğinin daha soylu olduğunu ileri süremeye kalktığımızda, bu iddianın anlamsız olduğunu, iki ev kadınının etkinliğini temizlik, dürüstlük ve beceri açısından karşılaştırabildiğimiz halde bir ev kadını ile sanatçıyı karşılaştırmanın mümkün olmadığını söylerler bize. Ne var ki, sıkı bir çözümleme, modern toplumda gerek sanat için gerekse niteliksiz emek için tek bir örtük ölçüt olduğunu gösterecektir: zaman. Çünkü belirli bir etkinlik açısından 'iyi' olma, zamanın bir fonksiyonudur.
    Max Horkheimer
    Sayfa 80 - Metis Yayınları
  • 232 syf.
    ·8/10
    Bir Islıkla Vivaldi |4/5|

    Irkçılığın, yaşadığımız gezegendeki en aptalca şeylerden biri olduğuna topluca kanaat getirebilir miyiz?
    Bence getirebilmeliyiz. Bir kişiden yalnızca ama yalnızca onun seçme şansının hiçbir olasılıkla bulunmadığı ten rengi çeşitlerinden birine sahip diye nefret etmenin mantıklı herhangi bir parçası var mı? Ben yok derim ve var diyen ile de tartışmaya beklerim. Kişinin kendi egosunu, toplumun kendi egosunu yükseltme girişiminden başka nedir ırkçılık?

    Bu kitaba bakacak olursak ırkçılık bundan daha fazlası ve tahmin ettiğimizden daha büyük dertler getiriyor başımıza.
    Irkçılığın kuzenlerinden biri olan ve en az onun kadar tehlikeli olan bir durum daha var. Stereotipler. Peki nedir stereotipler. Bilmeyenler olabileceği için açıklayayım. Stereotip demek ön yargının bir benzeri ama tam olarak ön yargı değil. Bir ön yargı olması için sizin o kişiyi görmeniz ama derinlemesine tanıyamadan bir yargıya varmanız gerekir. Ancak stereotip bir kalıptır ve somut insanları nitelemez, toplumdaki belli başlı tiplerin omuzlarına geçirilen yargıları niteler.

    Örnekle daha netleşecektir. Mesela bir ara sosyal medyayı ele geçiren ‘közcü’ isimli tipleme. Düğmeleri açık gömlek, bileği gözüken dar pantolon, sakal, tespih gibi belli kalıp özellikler atfedilmiştir bu stereotipe. Bu bir stereotiptir mesela.
    Boynunda fular, kafasında kasketli, gözünde yuvarlak gözlüklü ve elinde kahveli olan yönetmen de bir stereotip mesela. Bunlar da ırkçılık kadar insanlık için olan büyük sorunlardan biri.

    Kitabımız Claude M. Steele isimli zenci bir psikolog tarafından kaleme alınmış. Küçük yaştan beri ırkçılığa maruz kalmış olan yazarımız, bize ırkçılığın ve stereotiplerin daha önce düşünmediğimiz zararlarını anlatıyor. Yazarın anlattığına göre, ırkçılık ve benzeri olaylar, azınlıkların gerçek hayatta gerçekleştirdiği mücadelelerde düşük performans sergilemesine neden oluyor? Nasıl mı?

    ----------
    Bütün kitabı anlatmadan şöyle anlatabilirim ki; örnek olarak iki grubu topluyorlar. İki grubun içerisinde de eşit sayıda ve eşit akademik başarıya sahip beyaz ve Asyalı üniversite öğrenciler buluyorlar. Onlara bir sınav uygulanıyor. Ancak iki grup arasında şöyle bir fark yapılıyor. Bir gruba, yapılan sınavın ırksal zeka ortalamasını ölçeceği söyleniyor, öteki gruba ise sadece bir sınav olduğu söyleniyor ve ırksal bir detay belirtilmiyor.
    Sonuçlar göstermiş ki, yapılan sınavın ırksal zeka ortalamasını ölçtüğünü öğrenen beyaz öğrenciler, sınav hakkında fazladan bir bilgi öğrenmeyen beyaz öğrencilere kıyasla daha başarısız olmuş. Yazarın deyimine göre, “Asyalı insanların daha zeki olduğu stereotipi,” beyazları etki altında bıraktı ve kişiler, toplumun onlara öğretileri sonucunda içlerine yerleşmiş olan “Beyazlar Asyalılar kadar zeki değildir,” düşünce kalıbı yüzünden farkında olmadan daha düşük bir performans sergiledi.

    Yazarımız, kitabın büyük bir kısmında öyküleme yöntemini kullanmış. Kendi çocukluğundan başlıyor ve hemen arkasından gelen bölümde, stereotip ve ırkçılık tehdidinin öğrencilerin performansında düşüş yaşamasına nasıl sebep oluyor fikrinin aklında yeşerişini anlatıyor. Deneylere nasıl başladığını, ilk hangi deneyleri yaptığını ve yapılan her deneyin arkasından gelen yeni soru işaretleriyle nasıl mücadele ettiğini kronolojik olarak anlatıyor.

    Hiçbir detayı vermekten kaçınmamış yazarımız. Öğrencilerin yaşadığı not düşüklüğünün sebebinin ırksal ve stereotip düşüncelere dayandığı fikrini tamamen kanıksayana kadar bir hayli bir süre geçiyor. Bu kötü mü? Hayır. Okurun tamamen emin olması ve yazarın yaşadığı her şeyi (umarım her şeyi) aktarması güzel bir şey.

    -------
    Diğer deneyleri burada anlatıp kitabı okumanız için sebepsiz kalmanızı istemiyorum. O yüzden anlatmayacağım ama birçok farklı deneyi ve araştırmayı okuyorsunuz. Birçok ırk ve stereotip, kitabın içerisinde kendine yer bulmuş. Çözümler ise pek yer bulamamış çünkü bunun çözümü bir soğuk algınlığı gibi iğneyle, hapla veya psikoloji gibi terapilerle geçmesi çok da mümkün değil. Bu, toplumumuzun; bu, dünyanın bir hastalığı.

    Kitapla ilgili iki olumsuz kritiğim var ikisi de yayınevinin yaptığı iş ile alakalı. Birincisi, stereotipe kitap boyunca sterotip denmesi. Bütün internet kaynaklarında stereotype sözcüğü stereotip olarak Türkçede yazılırken hangi kararla sterotip denilmiş merak ediyorum. İkinci olarak da, iki yüzüncü sayfadan sonra sayfalar yanlış ve karışık bir sırayla basılmıştı.

    Bunlar, kitabın anlattığına bir gölge düşürmüyor ama yayınevi adına üzülüyorum. Aslında güzel ve değer görmesi gereken bir kitap ama internette hakkında yazılmış Türkçe bir tane bile yorum yok. Sanırım bu ilk olacak. Keşke daha fazla okuru olsaydı bu kitabın. Sosyoloji ve psikoloji okuyan insanların kesinlikle göz atması gereken bir kitap. Daha önce bakmadığınız bir açıdan bakmanızı sağlayabilir.

    Irkçılığı ve stereotipleri tamamen def edeceğimiz güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
  • Açılan yollardan yürümek bize göre değildir/ biz yürüyoruz diye geçtiğimiz yerlere yol denir...
  • Ancak tragedyayı etkili kılan iki temel gereklilik daha var­dır.TRAGEDYA KAHRAMANI NE ÖZELLİKLE KÖTÜ, NE DE ÖZELLİKLE İYİ BİRİ OLMALIDIR; ETİK ANLAMDA SIRADAN BİR İNSAN OLMALI, SEYİRCİ ONUNLA RAHATÇA ÖZDEŞLEŞEBİLMELİDİR.Trajik kahraman, oldukça iyi özellikleri olmasına karşın, karakterinde AŞIRI GURUR, ÖFKE ya da fevrilik gibi birtakım kusurlar barındıran kişidir.İşte bu kahraman, gün gelir bariz bir hata yapar.Bu hatayı yapması­nın nedeni kötücül güdüler taşıyor olması değil, Aristote­les'in Yunanca terimlerle ifade ettiği gibi, hamartia'ya, yani trajik bir hataya, geçici bir körlüğe, gerçekler ya da duygular­la ilgili ufak bir yanlışa düşmesidir. Kahramanın düştüğü hata, korkunç bir peripetie yani baht dönüşüyle sonuçlanır; kahramanımız sahip olduğu her şeyi kaybeder ve hatasının be­delini yaşamıyla öder.Böylesi bir öyküyü izleyen seyirci, öyküdeki kahramana ACIMAYLA bakar ve benzer bir olayın kendi başına gelmesin­den korku duyarak onunla ÖZDEŞLEŞİR.Tragedya sanatı, olası felaketleri önlemek için çok da güçlü bir yetimiz olmadığını bize hatırlatır, talihimiz üzerindeki denetimimizin alçakgö­nüllü olması gerektiğini öğretir ve bizi felaketlerle karşılaş­mış insanlara karşı sempati duymaya yönlendirir.Tiyatrodan çıktığımızda izlediğimiz öykünün etkisiyle, yaşamda, mah­volmuş ve başarısızlığa uğramış kişilere karşı eskisi gibi ko­layca tepeden bakan bir tavır takınmamaınız gerektiği konu­sunda bilinçlenmemiz beklenir.Aristoteles' e göre, başkalarının fiyaskolarına sempatiyle bakmamızın arka planında, benzer şartlarda bizim de benzer bir felaket yaşayabileceğimiz hissi vardır; yine aynı şekilde, etrafımızdakilerin yaşadığı acı olayların bizim de başımıza gelebilmesi olasılığı azaldıkça, bizdeki acıma hissi de azalır.Bir kahramana acımayla ve özdeşleşmeyle bakabilmemiz için, onun başına gelenlerin bizim olasılıklar sınırlarımızın içinde yer alması gerekir.Ensest ilişki yaşayan, ani bir karar­la evlenmek zorunda kalan, kıskançlık hezeyanlarıyla sevgi­lisini öldüren, patronuna yalan söyleyen, para çalan ya da aşırı başarı hırsıyla kariyerini mahveden insanların öyküleri­ni dinlediğimizde, "Aklı başında, normal bir insan bunu na­sıl yapabilir?" demek gelir içimizden.Kendi kişisel özellikle­rimizi ve durumumuzu diğerlerinden ayıran, yıkılmaz bir duvarın öte tarafında güvenle oturur, onların durumuna te­peden bakarız.Yüksek atımızın tepesinde, üzerine oturul­maktan aşınmış bir eyerin üzerinde, hoş görmek yerine hor görmeyi tercih ederiz.Ancak tragedya bizleri neredeyse katlanılmaz bir gerçekleburun buruna getirir: tarih boyunca insanları suçlu durumu­na düşürmüş olan bütün hatalar, bizim kendi doğamızdan iz­ler taşır.Biz, insanlık durumunun olumlu ya da olumsuz bü­tün niteliklerini bünyemizde barındırırız, bu yüzden doğru koşullarda, daha doğrusu tam da yanlış koşullarda, kendimi­zi pekala sahnedeki kahramanınki ne benzer bir halde bulabi­liriz.İşte seyirci bu gerçekle yüzleştiğinde o yüksek attan in­meyi göze alır, sempati ve acıma gibi duygularının bir adın ı ilerlediğini hisseder; bugüne bugün kendisini hiçbir belaya bulaştırmamış ufak tefek gizil kusurlarından bir tanesinin, uygunsuz bir koşulla buluşunca ortaya çıkabileceğine, bunun sonucunda hiç beklenmedik bir felaketin kendi yakasına da yapışabileceğine, "Anneyle Seks Kör Etti" manşeti altında bahsedilen talihsiz karakterin yaşadığı kadar utanç verici ve kahredici bir duruma düşebileceğine inanmaya başlar.
  • açılan yollardan yürümek bize göre değildir / biz yürüyoruz diye geçtiğimiz yerlere yol denir...
  • 490 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Kafamda bir tuhaflık var...

    Nerde o eski doğallık ve çoğunu yaşamayı unuttuğumuz duygularımız?
    Kitabın kapağını kapattığımda aklıma bu soru geldi.

    Gerçekten de ne oldu bize, anlayışımıza, sebepsiz sevgilerimize ne oldu?

    Kim öldürdü içimizdeki bizi?

    Kalabalıklaşmak mı acaba zehirli olan veya büyük yerlerde yaşayıp şehirlere göre küçülen insanların kendi gözlerinde dağlaşması mı?

    Dedim ya kafamda bir tuhaflık var.((: