Anlam, tek başına kullanıldığında son derece anlaşılabilir bir kavram. Kalem dediğimde bunu şu an okuyan herkesin temelde aynı şeyi düşünmesini sağlayan şey anlamdır. "Kalemin anlamı ne?" diye bir soru duyarsanız bu muhtemelen kalem olarak yazılan kelimenin anlamı ne demektir. Ama anlam, "hayatın anlamı" tamlamasında kullanıldığında dünyanın en anlaşılmaz kavramına dönüşüyor. Ne demek hayatın anlamı ne? Hayat'ın ifade ettiği nedir mi demek istiyor desem bu da apayrı anlaşılmaz bir soru. Hayat'ın değeri nedir mi diyorsun o zaman direkt öyle söyle. Anlam, değer kelimesini karşılamıyor. Ben çözdüm, olay ne biliyor musunuz; hayatın başı belli değil, her şey nasıl başladı bilmiyoruz; sonu belli değil, ölümden sonra ne var bilmiyoruz. İşin özü başı belli değil sonu belli değil ha bu nedir tamam yaşıyoruz bir şekilde, bizden evvel doğanlar bir düzen kurmuş ona göre hareket ediyoruz ama bu zaten bize çocukluktan dikte edilen ve açıkçası başka seçenek de olmayan bir durum olduğu için kendi kontrolümüz dışında şekillenen hayatımızı yaşarken bir yandan da içten içe sorduğumuz; burası neresi, ben kimim, ben neyim, bana ne olacak, ölene kadar mı kendi kontrolüm olmayan bir hayatı yaşayacağım, ölüm ne, ölümden sonra ne var, neden bu kadar çok acı var bu dünyada, ne kadar güzel şeyler var, bütün bu güzellikler nasıl var olmuş, neden neden neden şeklindeki büyüklü küçüklü bütün soruların sanki vakum etkisiyle sıkıştırılıp tek bir soru haline getirildiği o sorudur; "hayatın anlamı ne?" bu yüzden verilen hiçbir cevap yetmez çünkü bu tek soru görünümlü şeytan bütün bilmediklerimizin toplamıdır. Ve işin kötü tarafı bilmediklerimizi bildiğimiz zaman boşluğu yeni bilmediklerimiz doldurur.
Düşünce
ŞEYTAN ATEİST DEĞİLDİ!
❗️SORU: Şeytan kafir mi? Bu soruya alacağımız cevap hemen hemen yüzde yüz aynıdır: CEVAP: O nasıl soru ya, tabii ki kafir! ❗️SORU: Nasıl kafir oldu peki? ​İşte bu ikinci soruda yüzde yüzü bulmak bence zordur. En az iki farklı cevap duyacaksınız. Bunlardan ilki: ”Allah’ı inkar etti de ondan kafir oldu!” derken, diğerleri biraz daha bilinçli olarak: “Adem’e secde etmediği için kafir oldu.” diyecektir muhtemelen. 🔎 ​Sizleri fazla yormadan işe hemen el atayım: 👉 ​Evet, Şeytan (İblis) kafirdir. Ve onun kafir olma nedeni, 'Allah’ı inkar ettiğinden değil, Allah’ın koyduğu bir yasayı beğenmediğinden, O’nun bir emrini akıl dışı bulduğundan'dır! Budur kafir olma sebebi! ​Bu cümleyi tekrar etmemde fayda var: ​Şeytan, çoğu insanın zannettiği gibi Allah’ı inkâr ederek kâfir olmamıştır. İblis ateist değildi. O, Allah’ın varlığına, birliğine, hatta Kıyamet Günü’ne bile iman ediyordu. Ama kabul ettiği Yaratıcısının “Âdem’e secde et” yasasını bir türlü içine sindirememişti. Ona göre bu secde emri, çağdışıydı! Aklın kabul edeceği bir iş değildi bu! Hele bir okuyun şu ayeti: ​"Allah: Ben sana emretmişken, seni secde etmekten alıkoyan da nedir?" "İblis: Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan, dedi.”
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
ALİYA BUGÜN İSLAM DÜNYASINA VE TÜRKİYE’YE NE SÖYLER
Bugün Müslüman çoğunluklu ülkelerin hali, Aliya İzzetbegoviç’in ömrü boyunca uyardığı krizin en acı doğrulamasıdır. O, Müslüman dünyanın çöküşünü askeri yenilgilerde değil, ahlaki dağılmada görür. “Müslüman toplumlar dışarıdan değil, içeriden çürümektedir.” Bu çürümenin en görünür biçimi, özgürlük korkusu ve ahlaki cesaret eksikliğidir. Müslüman toplumların çoğu güçlü bir inanca sahiptir, ancak o inanç çoğu kez özgürlükten korkan bir zihniyete dönüşmüştür. “İnanç güçlü, ama düşünce zayıf; duygular yoğun, ama fikirler yüzeyseldir.” Oysa bir toplumun yeniden doğuşu, ne siyasal sistem değişikliğiyle ne de kalkınma hamlesiyle mümkündür; bu, özgürlükle ahlakın, vicdanla aklın yeniden birleşmesiyle gerçekleşebilir. Bugün İslam dünyasının en zayıf halkası, özgür bireydir. İtaatkar kalabalıklar çoktur, ama sorumlu şahsiyetler azdır. Aliya’ya göre özgür birey, Allah’ın halifesi olarak “seçen ve sorumluluk taşıyan insan”dır. İnsan kendi vicdanı olmadan Allah’a da sadık kalamaz. Bu bilinç kaybolduğunda, din bir kimlik göstergesine, dindarlık ise bir aidiyet biçimine dönüşür. Aliya, bu krizin kaynağını şöyle özetler: “Din, ahlakın alternatifi değil, kaynağıdır.” Asıl mesele imansızlık değil, imanın içinin boşalmasıdır. Dinin ruhu kaybolmuş, şekli ve gösterişi kalmıştır; ibadetler sürmekte, ama o ibadetlerin doğurması gereken ahlaki derinlik kaybolmuştur. Bu nedenle Aliya, çözümü “dinin vicdanla yeniden buluşması” olarak tanımlar. Dindarlık görünürlükle değil, değer üretme kudretiyle ölçülür. Bir din ahlak doğurmuyorsa, artık inanç değil, kimliktir. Bugün Müslüman dünyası, otoriter rejimler ve kimlik savaşları arasında sıkışmıştır. Devletler büyüdükçe insan küçülmekte; din konuşuldukça ahlak susmaktadır. Bu yüzden güçlü şahsiyetler, özgür bireyler
Alıntı
Konudan konuya atlamak denilince de ben (:
Misafir-Sin I (İşaret V) Sindirimi biraz zorlayıcı ve zaman alıcı olduğundan biraz ara vermiştim. Çok lezzetli bilgileri var, yemek için sabırsızlık yaratsa da sadece okuyup geçmek için okumak istemiyorum: Açgözlülüğün de bir sınırı olmalı. (: Açtığım arayı kapatmanın vakti geldi. Bu sefer nasıl bir farkındalık katacak? Bir sonraki kitapta neler olabileceğini artık tahmin bile edemiyorum. Çünkü kaldığım yerde yükseklik korkum dahi oluşmaya başlamıştı: Yetişememiştim. Ve öğrendiklerimin zorlayıcı tarafıyla da yüzleşmiştim. Gerçekten bazı şeyleri kaldırmak çok zordu: Sadece bilmekle yetinebiliyorsanız size zor gelmez. Ama kendinize ve yaşamınıza katma prensibiniz varsa zorlayıcı yanı orada çünkü her şeyi paramparça edip darmadağın hâle getirdi. Bir yandan eskisinden daha iyi bir oluşum yapmak için fırsatken öbür yandan hiçlik ve kaybolmuşluk hissi de veriyor. Ya da kafayı yiyebilecek hissi. Çünkü kaldırmanın zorluğu burası. Sakinlikle, yavaş yavaş, sağlam ve bir şeylerden eminlik sağlayarak gidilmesi lazım. Bu mesela altyapısı olmayan ya da altyapı oluşturmamış insanların dördüncü gözü açılmadan önce üçüncünün açılması gibi: Zihni ya da yüreği pislik içindeyse gözü ne görür sizce? Veya çocuk kadar saf olmadan bir şekilde açarsa nereyi görecek? Kılavuzunu okumadan kullanmaya çalışması yanlış düğmeyle basmasıyla başına ne açabilir? Veya bazı çocuklar da köprü görevi görebilirken siz bilmeden onları nasıl yönlendireceksiniz? Korkmamalarını ya da anormal olmadığını nasıl sağlayacaksınız? Kaçık, büyücü, içine cin girdi muamelesi yapıp üç buçuk atmanızla birlikte ona da üç buçuk attırmanız en olası. Günümüzdeki çoğu çocuk, yetişkinlerden daha yüksek idrakli ama doğru düzgün yönlendirilme sağlanmıyor ve o yüksek enerjiler akmadığı için depresyona ya da başka şeylere meyilleniyor. Nasıl
1000Kitap
ALLAH'IN "SEVİNMESİNİ" NASIL ANLAMALI?
"Azîz ve celîl olan Allah, "Ben, kulumun beni düşündüğü gibiyim; beni andığı (her) yerde, onunlayım (rahmet ve yardımım onunla beraberdir)!" buyurmuştur. Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın, kulunun tövbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür.” (Nitekim Allah şöyle buyurmuştur): “Bana bir karış yaklaşana ben bir arşın yaklaşırım, bir arşın yaklaşana bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene ben koşarak giderim.” (Buhârî, Tevhîd 15, 35, 55; Müslim, Tevbe 1, Zikir 2, 19) İnsan, Allah'ı "anlamanın" bir yoludur, ama "sınırlandırmanın" yolu değildir. Yâni, biz, üzerimizdeki sanatına bakarak Cenab-ı Mevlâ'yı anlamaya çalışabiliriz, fakat sınırlarımızı Ona taşıyamayız. "Teşbih" tefekkürün kapısıdır, eyvallah, fakat "tenzih" de tefekkürün yegâne sıhhatidir. Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerini düşünürken teşbih-tenzih arasındaki dengede kalabilmek, tefhim için lâzım geldiğinde dikkatle temsile-teşbihe, lâkin sapıtmamak içinse dâima takdîse-tenzîhe başvurmak elzemdir. (Tıpkı kullukta "havf-reca/korku-ümit" dengesini korumak gerektiği gibi. Fazla korku yeise düşürür. Fazla ümitse ucba...) Hem zâten şu teşbih; esmasını, sıfatlarını, şuunatını, "Ve lillahil meselül a'lâ!/En yüce mesel ve temsiller Allah'a âittir!" (Nahl sûresi, 60) sırrınca bir nebze kavramak içindir. Yoksa münezzeh-mukaddes Hüda'yı insanlaştırmak için, yüz bin hâşâ, değildir. Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikatin altını şöyle çizer: **"Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhînin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi, "Ona benzer hiçbir şey
Allah Sevgisi
MÜSLÜMANLARI İMÂM GAZALÎ Mİ GERİ BIRAKTI?
"Evvelâ, âyetin mânâsı ayrıdır ve o mânâların efradı ve mâsadakları ayrıdır. İşte, o küllî mânânın müteaddit efradından bir ferdi bulunmazsa, o mânâ inkâr edilmez." Lem'alar'dan. Geçtiğimiz günlerde İhsan Fazlıoğlu Hoca'nın Soruların Peşinde'sini okudum. Maşaallah. Pek istifade ettim. Hassaten İmâm Gazalî rahimehullaha dâir yapılan tezvirata ilzâm edici cevaplar vardı. Evet. İhsan Hoca "Bilimde geri kalmamızın sebebi Gazalî'dir!" iddiasını gayet müşahhas verilerle yeriyor. Bunun oryantalistlerden ezber edilmiş bir dogma olduğunu belirtiyor. Hakikatteyse ilmî alanlarda yapılan çalışmaların zirve dönemlerini İmâm Gazalî rahimehullahtan sonra yaşadıklarını beyân eyliyor. Buna dâir deliller irâd ediyor. Alıntı yaparak uzatmayayım. Konu derindir. İlgilisini kitaba dâvet ederim. Zâten ne kadar iktibas yapsak Süreyya'ya sera nisbetinde kalacaktır. Hem, kitapta, zikrettiğimden başka pek çok hazine de bulacaklardır. Ben de bu vesileyle, İmâm Gazalî rahimehullahın, Batı'dan iktibas edilen felsefeye/felsefecilere yaptığı tenkidlerle bizi/dinimizi nasıl bir tehlikeden daha koruduğunu naçizane beyân etmek isterim. Elbette alanın uzmanı değilim. Benim tesbitim okuduklarımdan çıkarttığım nisbetledir. Efendim, şöyle bir yerden başlayayım: Bilim Tarihçileri Batı'da başlayan "aydınlanma çağı"nın Hristiyanlığı bu kadar kötü etkilemesine rağmen Müslümanları o kadar sarsmamasını şöyle bir manayla açıklıyorlar: **Muharref hristiyanlık, Aristo bilim/felsefe yaklaşımını kendi kutsal metinlerine uygun gördükleri için, nass seviyesinde sahiplendiler. Kutsal metinlerinin kâinat yaklaşımının birebir Aristo yaklaşımı olduğunu savundular. Zâten o dönemin hâkim bilimsel yaklaşımı Aristo yaklaşımı olduğu için karşılarında bir tenkid de yoktu. Fakat gün gelip "aydınlanma çağı" başlayınca, güvendikleri
İmam Gazali