Her gün insanların arasına sürüklenip onların neyle nasıl uğraştıklarını gördüğümden beri, kendi varlığımla daha barışık hale geldim. Yaradılışımız gereği her şeyi kendimizle ve kendimizi de her şeyle kıyasladığımız için, her türlü mutluluk ve kederi, kendi bütünselliğimizi oluşturan nesneler de buluyoruz, işte bu durumda en tehlikeli şey yalnızlıkdır. Doğası gereği yükselmeye mecbur olan, bir de edebiyatın düşsel imgeleri ile beslenen imgelem gücümüz, bizlerin en altta yer aldığı, bizim dışımızdaki her şeyin daha görkemli, bizim dışımızda ki herkesin daha kusursuz göründüğü bir varlık dizisini oluşturur. Bu süreç de son derece doğal biçimde meydana gelir. Çoğu kez kendimizde bir eksiklik duyarız ve tam da o eksikliğini duyduğumuz şeye bir başkası sahipmiş gibi gelir bize; o kişiye hem kendi sahip olduklarımızı hem de üstüne üstlük belirli bir ülküsel huzuru affederiz. Böylece kendi yapıntımız olan bu mutlu kişi tamamlanmış olur.
Buna karşın, bütün zayıflığımıza, zorlanarak ve ancak çaba harcayarak adım adım ilerlememize rağmen, bu kah yalpa, kah volta vuran gidişimizle, pupa yelken açarak ya da kürek çekerek ilerleyen diğer insanlara göre daha önde olduğumuzu görürüz çoğu zaman -işte- bu, başkalarıyla eşit olduğunda, hatta onları aştığında insanın gerçekten kendi duygulanımını yaşamasıdır.
“ İnsanın doğası sınırlıdır.Sevince, kedere, acıları ancak belirli dereceye dek dayanabilir ve o derece aşılırsa, insan yok olur. Yani söz konusu olan, birinin güçlü ya da zayıf olup olmadığı değildir! Kendi yaşantısına ne ölçüde dayanabiliyor, mesele budur! Hem ahlaki hem bedensel anlamda. Kanımca, kızgın bir ateşten ötürü ölen birine korkak demek nasıl garip olacaksa, kendi yaşamına son veren birine korkak demek de garip olacaktır”
“Niçin siz insanlar,” diye haykırdım, “bir konudan söz etmek için, hemen, bu budalacadır, şu akıllıcadır, bu iyi, şu kötüdür demek zorundasınız! Bu ne anlama geliyor? Yargıladığınız eylemin içsel koşullarını araştırdınız mı? Eylemi meydana getiren, onu bir zorunluluk haline getiren nedenleri kesin olarak belirleyebiliyor musunuz? Eğer böyle yapmış olsaydınız yargılarınızı öne sürerken bu denli aceleci olmazdınız.”