Eğer çıplak ve aç bir dilenci başıboş dolaştığı yollardan alınıp muhteşem kuruluşların bulunduğu kapalı bir alana gotürülür, Kendisine yiyecek, içecek verilir, Bir kolu aşağı yukarı hareket ettirmekle görevlendirilirse, bu dilenci bellidir ki, buraya kolu hareket ettirmeye getirilip girilmediğini, bulunduğu kuruluşun yapısının mantığı olup olmadığını sorgulamadan önce, kolu hareket ettirmelidir. Kolu hareket ettirecek, pompayı hareket ettirdiğini görecek, pompanın su çektiğini ve bahçeyi suladığını fark edecektir. Daha sonra alandan alınarak kendisine farklı bir görev verilecek, meyve toplayarak efendisinin cennetine gireceği başka bir alana gönderilecektir. Aşağı seviye işlerden daha büyük işlere yükseldikçe, kurumun yapısını daha iyı anlamaya başlayacak ve gittikçe onun bir parçası olacaktır. Neden orada olduğunu sormayı düşünmeyecek, efendisine asla serzenişte bulunmayacaktır. Böylece, hayvanlar olarak gördüğümüz basit, egitimsiz çalışan sınıftan insanlar, efendilerinin isteklerini itiraz etmeden yerine getireceklerdir. Fakat efendinin sağladığı tüm nimetleri bizden istenenleri yerine getirmeden tüketen bizler, bir daire içinde oturup neden kolu hareket ettirmek gibi aptalca bir işi yapmamız gerektiğini sorguluyoruz. Ve bir cevaba rastlıyoruz. Efendinin aptal olduğunu ya da hiç olmadığını fark ediyoruz, oysa bizler çok akıllıyız, hiçbir işe yaramasak da çok iyiyiz, fakat bir şekilde kendimizden kurtulmalıyız.