Nicedir dünya kötülükle uzlaşı içinde, nicedir kötülük Tanrının bağışlayıcılığına güvendi. Pişmanlık duymak yetiyordu, her şeye izin vardı. Ve pişmanlık konusunda herkes kendini rahat hissediyordu. Zamanı gelince nasılsa pişmanlık duyulacaktı. O zamana kadar en kolayı kendini sıkıntıya sokmamaktı, gerisini Tanrının bağışlayıcılığı hallederdi nasılsa. Ama işte, bu böyle süremezdi. Uzun süredir bu kent halkına acıyarak bakan Tanrı beklemekten bıkarak, sonsuz umudunun boşa çıkmasıyla hayal kırıklığına uğrayarak, bakışını başka yana çevirdi. İşte şimdi, Tanrının ışığından yoksunuz ve vebanın cehennemimde uzun süre kalacağız!
İster dostça ister düşmanca söylenmiş olsun, cevap hep yanlıştı, vazgeçmek gerekiyordu. Ya da en azından, sessizliği katlanılmaz bulanlar, başka insanlar kalbin dilini konuşamadıklarından sıradan dili kullanmaya ve alışılmış kalıplara, sıradan ilişkilerden ve olaylardan, bir anlamda gündelik olan bitenlerden konuşmaya razı oluyorlarda.
Böylece herkes günü gününe ve bu göğün altında yapayalnız yaşamayı kabul etmek zorunda kaldı. Bu genel terk edilmişlik duygusu uzun vadede karakterleri güçlendirecekken içini boşaltmaya başlamıştı. Örneğin yurttaşlarımızdan bazıları o sıralar kendilerini güneş ve yağmurun hizmetine sokan farklı bir köleliğe kapılmışlardı. Onlara bakınca sanki ilk kez ve doğrudan havanın etkisini duyuyorlarmış gibi geliyordu. Altın renkli bir ışığın şöyle bir kendini göstermesi yüzlerini güldürürken, yağmurlu günler yüzlerine ve düşüncelerine kalın bir sis perdesi indiriyordu.